DUYURULAR – WHAT’S NEW
KOMÜNİST MANİFESTO’DAN
GÜNÜMÜZE BAZI HATIRLATMALAR
Marks-Engels, 1848’de yayınladıkları Komünist Manifesto’da aynen şunları söylediler:
“… Çağımızın, burjuva çağının ayırt edici bir özelliği vardır: Bu çağ, sınıf karşıtlıklarını yalınlaştırmıştır. Bütün bir toplum, iki büyük karşıt cepheye, birbiriyle dolaysızca karşı karşıya gelen iki büyük sınıfa, burjuvazi ile proletaryaya her geçen gün daha fazla bölünmektedir. …
“… Modern burjuvazinin kendisi de uzun bir gelişme sürecinin, üretim ve değişim biçimlerinde gerçekleşen bir dizi devrimin ürünüdür.
“Burjuvazi, …, modern sanayi ve dünya pazarının oluşmasından bu yana modern temsilî devlette siyasal egemenliği tek başına ele geçirmiştir. Modern devletin yürütme gücü, tüm burjuvazinin ortak işlerini yürüten bir kuruldan başka bir şey değildir.
“Burjuvazi, tarihsel olarak, son derece devrimci bir rol oynamıştır. (abç)
Yazının tamamı için tıklayınız...
Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ya ÖNSÖZ (1859)
Karl Marks’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ya yazdığı 1859 tarihli ÖNSÖZ’ün tam metni.
***
BURJUVA iktisat sistemini şu sırayla inceliyorum: sermaye, toprak mülkiyeti; ücretli emek, devlet, dış ticaret, dünya pazarı. İlk üç başlık altında modern burjuva toplumun bölündüğü üç büyük sınıfın İktisadî varlık koşullarını inceliyorum; öteki üç başlığın birbiriyle bağlantısı besbellidir. Sermayeyi ele alan birinci kitabın birinci kısmı, şu bölümlere ayrılmıştır: 1.meta; 2.para ya da basit dolaşım; 3. genel olarak sermaye. İlk iki bölüm, bu kitabın içeriğini oluşturmaktadır. Basılmak üzere değil, kendi aydınlanmam için uzun zaman aralıklarıyla karaladığım ve tasarlanan plan gereğince sistemli olarak hazırlanması koşullara bağlı bulunan monografiler şeklinde materyaller, toplu halde önümde bulunmaktadır.
Yazının tamamı için tıklayınız...
TKP 6.Programı’ndan
Bilimsel-Teknolojik Devrime İlişkin Bazı Hatırlatmalar
1. Çağımız devrimler çağıdır
Günümüzde kapitalizm, üretken güçleri, 19. yüzyıl endüstri devriminde olduğundan çok daha büyük değişime uğratarak devrimcileştirmektedir.
Bilimsel ve teknolojik buluşlar, emek-yoğun üretimi, ekonomik büyümenin motoru olmaktan çıkarmıştır. Bunun sonucunda, ileri kapitalist ülkelerde endüstri proletaryasının üretim sürecinde oynadığı rol daralmaktadır. Bazı ülkelerde ise, endüstri işçilerinin sayısında mutlak azalma vardır.
Günümüzde kapitalizm, teknolojideki devrimler nedeniyle, dünya kapitalist ekonomisinde büyük değişimler yaratmış, küreselleşmeyi bambaşka bir düzeye yükseltmiştir.
Yazının tamamı için tıklayınız...
ÇEVİRİ
Mavi Yakalıların Dirilişi (mi)?
Redaktörün önsözü:
Yapay zekâ uygulamaları dünyayı hallaç pamuğu gibi atmaya henüz başladığı için ülkemizde etkisi henüz fazlaca hissedilmiyor. Ancak, eğer zaten yaşamadıysak, çok uzak olmayan bir gelecekte, yığınsal işten çıkarmalarla, işkolunun küçülmesi gibi durumlarla karşılaşacağız.
Bu röportajda da söylendiği üzere, otomasyon, işçi çıkarmak demek. Burjuvazi, işçilerdeki tepkiyi yumuşatmak üzere, “üzülmeyin yeni ve daha fazla iş olanakları çıkacak” diyor, ama kendisi de gelişmelerin nereye varacağını bilmiyor. “Burjuva ağızlara hiç güvenmemeli” sözü boşuna söylenmemiştir.
Gelişmelere işçiler açısından bakarsak, kapitalizm altındaki her teknik ilerlemenin kaderi işçi çıkartılmasıdır. Kapitalist yaptığı hiçbir şeyi işçileri insanlığı düşünerek yapmaz. Kapitalistin attığı her adımın amacı maliyeti düşürmek ve kârı azamileştirmektir. Dolayısıyla ilk olarak işçi çıkartma yoluna gider. Bunu hiç unutmamalıyız.
İşçi sınıfı teknik ilerlemeye değil, bunun kâr amacına endekslenmesine karşıdır. Sendikası eliyle sermaye sahibini, yani işvereni, işçilere yeni meslekler öğretmeye, yeni beceriler edindirmeye zorlamak onun vazgeçilmez bir görevidir.
Hem yeni becerileri kazanacağız hem de yönetmeyi öğreneceğiz. Sonra da toplumsal olarak gereksizleşen sermayenin elinden yönetimi devralıp BİZ YÖNETECEĞİZ.
Demek ki, görevimiz çok yönlüdür: Hem dünya pazarındaki gelişmeleri izleyeceğiz hem yeni meslekler öğrenip yeni beceriler kazanacağız, hem de ne yapıp yapıp yönetmeyi öğreneceğiz. Üreten biziz yöneten de biz olacağız.
***
İnşaattan nitelikli iş gücüne, elektrikçilerden tesisatçılara, mekanik işlere kadar her şey… Kurmak zorunda olduğumuz tüm yapay zekâ fabrikalarını desteklemek için çok sayıda vasıflı işçiye ihtiyacımız olacak.
Fabrikalarda ve sahadaki işlerde makinelerle birlikte çalışabilecek kişilere olan talep oldukça yüksek. Peki ama yapay zekâ çağında “iyi iş” ne anlama geliyor?
Ben Isabel Berwick. Financial Times’ın Working It programını yönetiyorum; yönetim, liderlik ve işyerleri üzerine konuşuyor, sunumlar yapıyor ve yazıyorum. Bu seride, “iş”in geleceğine dair en yakıcı meseleleri ele alacak ve üst düzey yöneticilerle, işi nasıl daha iyi hale getirdiklerini konuşacağım.
***
İnsan ilişkilerinde bir sihir, herkes açısından insani bir bağ vardır. Yapay zekâ ve teknolojik dönüşüm ise, çalışma dünyasının geleneksel hiyerarşilerini ve statülerini altüst ediyor. Şimdiye kadar yapay zekânın beyaz yakalı, bürokratik ve profesyonel işler üzerindeki olası etkilerine büyük ilgi gösterildi. Ancak artık odak, sahada çalışan ve ama yaptığı iş masa başı olmayanlara kayıyor.
Gerçek ihtimal şu ki, bugün “beyaz yakalı” dediğimiz bazı işler, yapay zekâ ve diğer teknolojiler nedeniyle ortadan kalkacak, ya da metalaşıp sıradanlaşacak. Buna karşılık, bakım – onarım hizmeti gibi bugün “mavi yakalı” sayılan işler, tesisatçılık, elektrikçilik, zanaatkârlık gibi ve çıraklık tipi meslekler çok daha fazla değerlenecek.
Öncelikle yeni veri merkezlerinin (data centres) kurulması gerekiyor. Bunun için çok sayıda insana ihtiyaç var. Bu da veri merkezi inşa eden bir ekonomi için doğrudan ve olumlu bir gelişmedir.
Son on yıllarda yüksek öğretimi yaygınlaştırma politikaları, üniversite mezunu arayan işlere aşırı odaklanılmasına yol açtı. Bu durum vasıflı mavi yakalı işlere yönelen insan sayısında ciddi bir açık yarattı. Oysa günümüzde, özellikle dijital gelecek için yapılan devasa altyapı yatırımlarıyla birlikte, vasıflı teknik elemanlara, zanaatkârlara büyük bir ihtiyaç doğdu. Önümüzdeki beş yıl içinde dünya genelinde 2 binden fazla yeni veri merkezi kurulmasının planlandığı hesaba katılırsa, 450 binden fazla yeni teknisyen ve mühendise ihtiyaç duyulması bekleniyor.
Avrupa’nın en büyük veri merkezlerinden biri olan Equinix Paris’i, bu yüksek korumalı güvenlikli alanı, özel bir izinle ziyaret ederek gezdim.
“İnternetten, buluttan söz ederken çoğu zaman her şeyin sanal olduğunu düşünüyoruz. Ama aslında hiç de sanal değil. Tamamen bir altyapı meselesi. Binalardan oluşuyor. Ve bunu organize eden insanlar var.”
Equinix’in dünya genelinde, bilgilerin küresel olarak iletilmesini sağlayan veri depolama aygıtlarını, sunucuları ve ağ kablolarını barındırdığı ve bakımını yaptığı 273 veri merkezi bulunuyor. Veri merkezleri genellikle, çok az insanla işletilen devasa depolar olarak hayal ediliyor. Peki gerçekte ne?
“Veri merkezini, bir havaalanı merkezi, bir fabrika ve bir lojistik platformunun birleşimi gibi düşünebilirsiniz. Yani, insan, mal ve canlı ekipman akışının cereyan ettiği son derece hareketli bir ortamdır. İnternet artık bir kamu hizmetine dönüştüğü için, herhangi bir olay nedeniyle bu akışın kesintiye uğramaması için veri merkezlerinde çok katmanlı bir altyapı kuruyoruz. Müşteriler ve kullanıcılar bunu talep ediyor.”
Burada çalışanlar açısından bakarsak, ne tür işler var ve tesisler büyüdükçe bu işler nasıl gelişiyor?
“Yetkinlikler tasarımcılarla ve inşaatçılarla başlıyor. Elektrik, mekanik ve dijital mimarlık alanlarında uzman kişilere ihtiyaç var. Ardından bu yapılar inşa ediliyor ve kuruluşu izleyen 40 yıl boyunca kullanılıyor. Sonra, tesisin bakımını yapan ekipler devreye giriyor; önleyici bakım, düzeltici bakım ve hatta öngörücü bakım. Bu çalışmalar haftanın yedi günü, gün 24 saat sürüyor.”
Yani tesisatçı, elektrikçi, marangoz gibi geleneksel becerilere de ihtiyaç var.
“Kesinlikle. Bunlar veri merkezi sektöründe vazgeçilmez yetkinlikler olmaya devam edecek. Önemli mesele, temel becerilerin nasıl bir araya getirileceği ve teknolojinin gelişme hızıyla, temposuyla nasıl uyumlulaştırılacağıdır.”
Bu olağanüstü teknolojik dönüşümün henüz başındayız. Sizce veri merkezi endüstrisi ne kadar büyüyebilir?
“Kısa cevap şu: Yalnızca fikir versin diye söylüyorum. Önümüzdeki beş yıl içinde, son 27 yılda oluşturduğumuz kapasiteye eşdeğer büyüklükte bir ek kapasite yaratmayı hedefliyoruz.”
Equinix, veri merkezi becerilerine yönelik hızla artan talebi karşılamak için uzmanlaşmaya yönelik bir çıraklık / stajerlik programı yürütüyor. Bir stajyer anlatıyor:
“Şu anda gerçek müşteri fiber kablolarını görüyorsunuz. Bu bağlantıların ardında, dijital hizmet sunuculardan (servers) aktif hizmet alan müşteriler var. Her bir çıkışın arkasında belli bir sunucuya giden kablolar bulunuyor. Yanlış bağlantı yaparsanız, bilgiyi yanlış sunucuya gönderir ve birbirleriyle bilgi paylaşmak istemeyen iki müşteri arasında bağlantı kurarsınız.”
İnsanlara yaptığınız işten bahsettiğinizde, böyle bir işi düşünüyorlar mı?
“Günümüzde insanlar bu tür işleri gerçekten düşünmeye başladı. Çünkü yapay zekâlı bir geleceğe doğru ilerliyoruz ve yapay zekâ veri merkezlerinde barındırılıyor. Gelecekte yapay zekâya ihtiyaç duyulacağını düşünürsek, açıktır ki, veri merkezi mühendislerine, teknisyenlerine ve menecerlerine, yani veri merkezinde çalışabilecek herkese her zamankinden daha fazla gerek duyulacak.”
Teknolojik dönüşüm, masa başı olmayan işlerde çalışanlar için, dizüstü bilgisayarla çalışanlardan daha hızlı ve daha derin bir sarsıntı yaratabilir. Adecco Group, 37 binden fazla çalışanla yaptığı araştırmada, işin geleceğine dair beklentileri inceledi. Bu konuda şirketin şef yöneticisi (CEO) Denis Machuel ile bu bulguları konuşuyoruz:
“Çalışanlar öncelikle yaptıkları işin amacını, anlamını ve ne kadar faydalı olduklarını bilmek istiyor. İkinci olarak ise, yapay zekâ devrimiyle birlikte kendilerine ne olacağını merak ediyorlar. Dört yıl içinde becerilerin yüzde 30’unun geçersiz hale gelmesi bekleniyor. İnsanların sürekli öğrenmeye hazır olması gerekiyor.”
Sizce vasıflı teknik eleman işlerine her zaman talep olacak mı?
“Evet. İnanıyoruz ki,.. robotlar herkesin yerine geçmeyecek. İşlerin bir kısmını devralacaklar ama tüm rolleri değil. Uzun süredir yeterince değer görmeyen bu uzmanlıkların, becerilerin kalıcı olacağına inanıyoruz.”
Gelecekte ücret dengelerinin tersine döndüğünü, geleneksel beyaz yakalı profesyonel meslek rolünün aşındığını ve ailelerin çocuklarının teknik elemanlık mesleklerine yönelmesini istediğini görebilir miyiz?
“Bunu şimdiden görmekteyiz. Avrupa’nın birçok ülkesinde örneğin bir elektrikçi, yapay zekâ nedeniyle işi riske girebilecek olan beyaz yakalı bir masabaşı profesyonelinden daha fazla kazanabiliyor. Yer değiştirme sürecinin başladığını gözlemleyebiliyoruz. Sürecin ne kadar ilerleyeceğini bugünden tahmin etmek zor ama... Beyaz yakalı beceriler çoğu Avrupa ülkesinde- İsviçre ve Almanya gibi çıraklık/stajyerlik ve meslek eğitiminin güçlü olduğu ülkeler hariç- uzun süre küçümsendi...”
Kaç mesleğin ortadan kalkacağı üzerine bir spekülasyon yapabilir misiniz? İçinde 500 işçi çalışan büyük bir fabrikayı alalım örnek olarak, önümüzdeki 10 yıl içinde burada kaç işçi, kaç insan kalacak?
“Bunu modellemek zor. Ama, mikro ölçekte düşünüldüğünde, otomasyon demek esasen daha az işçi demektir. Yeni tip becerilere ihtiyaç var. Hâlâ masasız işçilere, mavi yakalılara ihtiyaç duyuluyor. Artık onlara yeni yakalılar diyoruz, çünkü hem geleneksel mavi yakalı özelliğe sahipler, hem de ihtiyaç duyulan yeni becerilere. Mikro ölçekte, muhtemelen daha az işçi göreceğiz.
“Ama makro perspektiften bakılınca, bu süreç yeni işler yaratıyor. Her ne kadar, bir depo tesisinde daha az işçi gerekiyorsa da başka işler ortaya çıkıyor. Örneğin bu makinelerin üretimi, ya da bakımı, tamiri... Tarih gösteriyor ki her teknolojik devrim, süreç içinde, yok ettiği kadar, hatta daha fazla iş yaratmıştır.”
Denis Machuel, vasıflı işgücü açığını kapatmak için mavi yakalı işlerdeki yaşlı çalışanların daha uzun süre çalışması ve yapay zekâ ve robotlar fiziksel işlerde yardımcı olurken, şirketlerin gençleri teşvik etmesi gerektiğini vurguluyor.
“Gençlerin mavi yakalı işlere bakışının muazzam ölçüde değiştiğini görüyoruz. Üniversite maliyetleri arttıkça, okumak ve üniversite diploması almak için yüzbinlerce dolarlık borç yükü altına girmek borçlanmak zorlaşıyor. Bugün öyle bir noktadayız ki, gençler TikTok’ta “elektrikçi olmak nasıl bir şey?” ya da “teknisyen, klima cihazı tamircisi nasıl olunur?” diye arama yapıyor. Beş yıl önce bunu hayal bile edemezdik.”
Birçok genç için şirketlerde çalışma düzeni, cazibesini yitirdi. İş bulmak zaten zor, bulsan bile aşırı çalışma saatleri, ya da her an işten çıkartılma korkusu... Uluslararası Çalışma Örgütü’nün son bir çalışmasına göre, yapay zekâya karşı en az kırılgan sektörlerden biri zanaatkârlık, teknik elemanlık. İngiltere’nin York Minster Katedrali’nde yeni kuşak taş ustalarının yetiştirildiği merkezi ziyaret ediyoruz. Bir gence soruyoruz:
Gençler, taş ustalığı gibi geleneksel mesleklere daha mı ilgi duyuyor sizce? Duyuyoruz ki, Z kuşağı, ele emeğiyle çalıştıkları, bir amacı olduğunu düşündükleri işlere meylediyor. Ortaya somut bir şey çıkıyor. Şirketlerde bu duyguyu her zaman yaşayamıyorsunuz. Sizin de düşünceniz bu muydu, ya da arkadaşlarınız böyle mi düşünüyor?
“Herhangi bir projeyi başından sonuna dek götürünce sorumluk hissediyorsunuz ve sonunda bir şeye eriştiğinizi düşünüyorsunuz. Şirketlerde çalışan başkalarından, oralarda her zaman önemli birşey yaptığınızı hissetme olanağına her zaman sahip olunmadığını işitiyorsunuz... Toplantılara ya da bir sona ulaşmayan şeylere takılıp kalabiliyorsunuz...”
Beyaz yakalı tabir edilen çok sayıda işin ortadan kalktığını görüyoruz. İnsanlar kariyerlerinin geleceğinden endişe ediyorlar. Kendi kariyerinizi, nasıl görüyorsunuz? Dengeli bir işiniz var diye mi düşünüyorsunuz?
“Taş ustalığı gibi mesleklerin kaybolmayacağını, hep gerekli olacağını düşünüyorum. Başka beceriler için de böyle. El emeğiyle üretmek, bu ortamda tatmin edici ve yaratıcı. Ayrıca işle bağlı olarak güçlü bir toplumsal bağ kurmanızı da öngörüyor. Başka işler böyle olmayabiliyor. Her gün uygun bir amacı, anlamı olan bir işe başlamak...
Freya gibi çıraklar, yüzlerce yıllık becerileri yaşatıyor ve York Minster katedrali gibi tarihsel siteleri ayakta tutmaya yardım ediyorlar. Alex McCallion buradaki işlerin başında. Soruyoruz:
Geleceğin mesleklerini düşünürken, burada, orta çağdan kalma bir katedralde gençleri eğittiğinizi görüyoruz. Bunları hangi mesleklerde eğitiyorsunuz?
“Taş ustalığı, ayrıca elektrikçilerimiz var, tesisatçılarımız, kurşun kaplamacılarımız. Marangozlarımız, kilisenin bahçesine bakan hayranlık uyandıran bahçevan timimiz var... Bu kompleks sitenin gerekli kıldığı zanaatkarlarımız var.”
Görüldüğü kadarıyla yapay zekâ (YZ) epeyce beyaz yakalı işi devralacak. Sizce, sizin sektörde işlerin gelecek perspektifi nedir?
“Biz teknolojiyi kendi işimize destek olacak şekilde kullanıyoruz. Teknoloji işleri yok etmiyor; onları destekliyor ve geliştiriyor. Örneğin biz fotogrametriden, üç boyutlu (3D) modellemeden, tarama tekniklerinden yararlanmaktayız. Esasen, teknolojinin bize taşyapıdaki muhtemel sorunları keşfetmede yardım etmesini bekliyoruz. Yani onu kendimize yararlı olacak şekilde kullanma potansiyeli var. Bu binayı inşa eden Ortaçağ ustaları da kendi dönemlerinin teknolojisini zorlamıştı. Aynı geleneği sürdürüyoruz.”
“Ekranlara bağımlılaşmış bir dünyada zanaat işleri doğal bir çekiciliğe sahip. Telefonla ya da elektronik tabletle çalışırken ya da bilgisayar ekranına kilitlenmişken ellerimizle çalışmıyoruz. Bir tür medyaya bağımlılık hali yani. Dolayısıyla, ekran önünde yetişmiş genç kuşak için bu aletleri pratik olarak kapatmak ve elleri, kalbi ve zihni aynı anda çalıştırmak, ona odaklanma fikri, cazipleşiyor. Bu, hobi ya da meslek olarak gençler için çok cazip.”
Bir istihdam uzmanı anlatıyor:
“Ancak gerçekçi olmak gerekiyor. Gelecekte mesleğini profesyonel olarak sürdürebilecek çok fazla zanaat işçisi olmayacak.”
“Mavi yakalı endüstri sektörlerinde yeni olanakların doğacağı yönündeki heyecanlanmaya karşı şu önemli bir uyarı yapılmalı: Geçtiğimiz yıl mavi yakalıların istihdamı gerçekten yavaşladığı gibi, işten çıkarmaların, tensikatların çoğu mavi yakalı sektörlerde oldu. Amerika’da şirketler dünyasında herhangi bir işe girmek yeterince zor ve moral bozucu bir durumdur, ama, istatistiksel olarak istihdamın çoğu da burada gerçekleşmektedir. Ancak, istihdamın çoğu bugün tecrübeli ve yüksek düzeyde çalışanlara gitmektedir.”
“Ekonomi kötüye gittiğinde hangi endüstriler önce yavaşlıyor diye düşünüldüğünde, ilk darbeyi yiyenlerin ulaşım sektörü, depolama işleri, lojistik olduğunu, inşaat işleri olduğunu görüyoruz. Banka borçlanma faizleri epeyce zamandır yüksek olduğundan, az sayıda yeni konut yapılıyor. Yani inşaat sektöründe, onunla bağlı mesleklerde daha az işçi çalışıyor. Tüketicinin harcamaları sıkıntılı, dolayısıyla bölgedeki Amazon depo-dağıtım tesisinde çalışacak işçi sayısı potansiyel olarak daha az.”
“Bence anlamlı bir iş arayışı eğilimi söz konusu, özellikle genç insanlar belirgin fırsatların olduğu yönünde konuşmalar yapıyorlar. Ancak burada gençleri, mesleki teknik eğitimi bitirir bitirmez altı sıfırlı gelir elde edeceklerinin garanti olacağı fikrine karşı uyarmak istiyorum. Bugünkü iş ortamının gerçeği bu değil.”
İnsanların eskiden bizim olan işleri artık robotların yaptığı ortamlarda makinelere gözkulak olacakları bir gelecek tehlikesi var. Ama aynı zamanda, teknolojik dönüşüm hızlanırken, giderek artan sayıda insanın anlamlı işlere yönelmesi mümkündür.
***
NOT: Bu metni Financial Times sitesindeki Working It videosundan Selman I. Hilan çevirdi. Orijinal videoya aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz: https://www.ft.com/video/c65e9aec-9aa9-420a-be65-49e9126b76fb
ÇEVİRİ
Yapay Zekalı Geleceğe Hazırlanmak Gerek
Komünist Partisi’nin iradesiyle kapitalizmi geliştiren ve ülkenin altyapısını büyük bir hızla komünizme hazırlayan Çin Halk Cumhuriyeti’nde önemli şeyler oluyor. İzlemenizi tavsiye ederiz. Bu makale, Çin’de Yapay Zeka (Artificial Intelligence) alanında erişilen düzey ve ortaya çıkan sorunlar hakkında bizi kabaca aydınlatıyor
Hızla ilerleyen yapay zekâ (YZ) teknolojisi iş gücü piyasasını yeniden şekillendirmeye başlarken, Çinli gençler hem ciddi zorluklarla hem de önemli fırsatlarla karşı karşıya kalıyor.
Pekin’de yaşayan 28 yaşındaki Hua Yilian, 2024 yılında yapay zekâ (YZ) sektöründe işe girdikten sonra teknolojinin istihdam piyasası üzerindeki etkisini tüm açıklığıyla yaşadı.
Büyük bir model şirkette iş geliştirme uzmanı olarak çalışan Hua, bir yapay zekâ çeviri sisteminin hayata geçirilmesine öncülük etti. Ancak kutlama neredeyse anında sona erdi. Sistemi eğitmek için onunla birlikte günlerce çalışan bir dil uzmanı, sistem devreye girer girmez işten çıkarıldı.
Hua başından geçenleri şöyle anlattı:
“Yapay zekânın pek çok işi devralacağını biliyordum. Ama bunu şahsen yaşamak insanı sarsıyor. Her gün birlikte çalıştığınız, titiz ve emekçi bir arkadaşınızın, başarıya ulaşmasına katkı sunduğu projenin kurbanı olduğunu görmek kolay değil.”
Hua’nın deneyimi, Çin’de dönüşen yapay zekâ (YZ) istihdam piyasasının keskin çelişkisini yansıtıyor: Bir yanda büyük fırsatlar, diğer yanda geleneksel rollerin hızla ortadan kalkması. Pek çok işçi değişen iş ortamında kendine yer bulma kaygısı yaşarken, ortaya çıkan tablo hem umut hem de belirsizlik taşıyor.
McKinsey Danışmanlık şirketinin raporuna göre Çin’in 2030 yılına kadar yaklaşık 6 milyon yapay zekâ uzmanına ihtiyacı olacak. Ancak mevcut yerli yetenek havuzu bu ihtiyacın yalnızca üçte birini karşılayabilecek; bu da yaklaşık 4 milyon kişilik bir açık olacağı anlamına geliyor.
Çinli istihdam platformu Zhaopin’in verilerine göre, 2025’in ilk üç çeyreğinde yapay zekâ alanındaki iş ilanları yılda yüzde 3 hızında artarken, boş pozisyonlara başvuru sayısı yüzde 39 oranında yükseldi.
Küresel ölçekte YZ dönüşümü daha da kapsamlı. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), geçtiğimiz yılın mayıs ayında dünya genelindeki işlerin dörtte birinin üretken yapay zekâdan etkilenebileceği uyarısında bulundu. Dünya Ekonomik Forumu’nun 2025 İşlerin Geleceği Raporu (The Future of Jobs Report 2025 | World Economic Forum) çalışılan işlerde yerine getirilen rollerin yüzde 22’sinin yeniden şekilleneceğini, 170 milyon yeni iş yaratılırken 92 milyon işin ortadan kalkacağını ve net 78 milyonluk bir istihdam artışı oluşacağını öngörüyor.
Pekin Üniversitesi’nin araştırmacılarına göre muhasebeciler, editörler ve genç yazılımcılar otomasyondan en çok etkilenmeye müsait meslekler arasında yer alırken, birçok mavi yakalı iş durumdan görece daha az etkilenecek. Araştırmacı Zhang Dandan, “Yapay zekâ tekrara dayalı, kuralları olan işlerde çok başarılı. Orta derecede beceri gerektiren işler YZ dönüşümünde en kırılgan alan” diye açıklıyor.
Yapay zekâ dalgası hızlanırken, birçok genç kendisine şu soruyu soruyor: “Eğer YZ geleceği yeniden yazıyorsa, ben bu sürecin neresinde olmalıyım?”
Tsinghua Üniversitesi sosyal bilimler mezunu Lin Xiao da bu soruya yanıt arayanlardan biri. Kamu hizmetinden uluslararası eğitime uzanan iki kariyer değişikliğinin ardından mart ayında bir yapay zekâ girişimine katılmış. Tıpkı Hua gibi Lin de kararlarını, yeni ortaya çıkan fırsat dalgasında doğru konumlanmayı hedefliyor.
Öğrenciyken otonom sürüş teknolojisi geliştiren bir şirkette staj yapan Lin, teknoloji odaklı pazarlama çalışmalarından keyif aldığını söylemekte. 2024 sonunda işinden ayrıldıktan sonra Çin’de hızla büyüyen yapay zekâ istihdam piyasasına giren Lin, “hem sürekli öğrenebileceğim, hem de insanlarla bağ kurabileceğim dinamik bir rol istiyordum” diye konuşuyor.
Lin, yeni çalıştığı şirkette sosyal medya, içerik ve topluluk yönetiminden, kanaat önderleriyle (Key Opinion Leaders) işbirliği yapmaya; ürün ekipleriyle strateji ve geliştirme koordinasyonuna kadar pek çok sorumluluk üstleniyor. Ona göre teknoloji, “bu çağda dünyayı değiştiren temel güç”. Yapay zekâ alanında çalışmak onu bu değişimin merkezinde tutuyor; hem kariyerini hem de hayata bakışını şekillendiren sürekli bir öğrenme süreci sunuyor.
Ne Hua ne de Lin fen dalında okumamışlar (İngilizce STEM – yani bilim, teknoloji, mühendislik, matematik). Buna rağmen, Çin’in hızla gelişen yapay zekâ eko-sisteminde kritik roller üstlenmiş durumdalar.
Hua’ya göre satış ve pazarlama ekipleri yapay zekânın “ön cephesi”ni oluşturuyor. Karmaşık teknik yetenekleri müşteriler için somut değere dönüştürüyorlar. Hua günlerini şirketlere yapay zekâ çözümleri anlatarak geçirirken, Lin küresel pazarlarda girişimin ürünlerine erken uyum yapan kullanıcılar bulmakla meşgul.
Bunların teknik okuryazarlıkları, ürün bilgisine sahip olmaları, pazar stratejisi ve ekipler arası iletişimi birleştiren çok yanlı / hibrit becerileri, yapay zekânın laboratuvardan gerçek hayata taşınmasıyla birlikte giderek daha değerli hale geliyor.
Zhaopin’e göre, tıbbi görüntülemeden kişiselleştirilmiş öğrenme sistemlerine kadar her uygulamalı yapay zekâ (YZ) senaryosu, “teknik potansiyelin” ticari olarak uygulanabilir ürünlere dönüştürülmesine dayanıyor. Bu alanın en ön safında olan yapay zekâ ürün yöneticiliği en çok aranan pozisyonlar arasında yer alıyor; bu tür her iş ilanı için ortalama 68 başvuru yapılıyor.
Çin’in batısındaki Sichuan eyaletinin Chengdu kentinde bir yapay zekâ girişiminde çalışan insan kaynakları yöneticisi Wan Wan, şirketin uygulamalı deneyime öncelik verdiğini söyleyerek şunları ekliyor: “Modelin kodunu yazmada çalışmıyoruz, onun pratik uygulamalarını geliştiriyoruz. Projelerde ya da derslerde, prompt mühendisliği[i] ve akıllı ajanlar[ii] kullanmış adayları tercih ediyoruz.”
Onun şirketi ilanı verilecek olan her pozisyon için yaklaşık 800 kişiden özgeçmiş alıyor; bunların yüzde 80’i pazarda deneyimli adaylardan, yüzde 20’si ise öğrencilerden veya stajyerlerden oluşuyor.
Buna karşılık, algoritma mühendisleri ve model araştırmacılarından oluşan “ikinci hat”, bu süreçte teknik omurgayı oluşturuyor. Wise Talent Information Technology’nin raporuna göre bu ilanların yüzde 47’si yüksek lisans veya üzeri diploma sahibi olma şartı arıyor.
Büyük bir teknoloji şirketinde çalışan algoritma mühendisi Chen Xiaobao, işe alımların son derece seçici olduğunu belirtiyor. Adayların ekiplerin araştırma yönelimine uygun olması gerekiyor; onun çalışma arkadaşlarının yarıdan fazlası doktora derecesine sahip. Adaylarda aranan “asgari koşullar” arasında Çin Bilimler Akademisi Üniversitesi gibi üst düzey kurumlardan yüksek lisans mezuniyeti bulunuyor.
Yapay zekâ lisans programları ancak 2019’da başlatıldığı için, bu alanlardaki profesyonellerin çoğu bilgisayar bilimi, yazılım mühendisliği, elektronik ve makine mühendisliği gibi alanlardan geliyor. Wise Talent raporu şöyle devam ediyor: “İşverenler kendileri açısından geçerli teknik yetkinliğe odaklanıyor. Algoritmalar matematik, istatistik ve bilgisayar biliminin merkezinde yer alıyor. Derin öğrenme süreci de, sinir ağlarında (neural networks) uzman olmayı ve programlama becerisine sahip olmayı gerektiriyor.”
Ürün ve mühendislik ekipleri geleceğin yapay zekâ (YZ) araçlarını geliştirirken, bir başka kritik görev de bunlara nasıl “düşüneceklerini” öğretmek oluyor. Bu gruptakilere genellikle “yapay zekâ eğitmenleri” ya da “veri etiketleyicileri” deniliyor. Bu uzmanlar kod yazmıyor, toplanmış ham verileri algoritmik kavrayışa dönüştürüyorlar.
Beş yıl kadar önce bu işler çoğunlukla küçük şehirlerde veya kırsal alanlarda, temel görsel etiketleme yapan ekiplerce yürütülüyordu. Bunlar, muazzam ölçekte toplanan (Big Data) görüntü veri setleri (otomobiller, trafik ışıkları, sokak işaretleri, vb.) gibi üzerinde daha az uzmanlık deneyimi gerektiren temel elemanları etiketlendirmekteydiler. Ancak modeller geliştikçe, yapay zekâ artık verinin bir kısmını kendi üretebiliyor ve rutin insan emeğine olan ihtiyaç azalıyor.
Chen bu durumu şöyle özetliyor: “Artık rekabet en çok veriye sahip olmada değil, en iyi veriye sahip olmada cereyan ediyor. Asıl avantaj, yüksek kaliteli ve üzerinde çalışılan alana özgü bilgide.”
Bu nedenle şirketler odaklandıkları yönü değiştiriyorlar. Chen’e göre “giderek artan sayıda firma profesyonel uzmanlığa sahip eğitmenler arıyor. Tıp, hukuk ya da finans gibi alanlarda yapay zekâyı güvenilir kılacak olan şey, titizlikle seçilmiş ve uzmanlarca etiketlenmiş veridir”.
Shenzhen’de yaşayan 23 yaşındaki finans mezunu Cui Xian, büyük bir teknoloji şirketinde “yapay zekâ veri etiketleme uzmanı” olarak çalışıyor. Görevi, yapay zekâyı bir alanda uzman gibi düşünmeye alıştırmak. “Henüz yanıtlayamadığı karmaşık sorular soruyorum, cevaplarını değerlendiriyor ve yapay zekayı buna göre yönlendiriyorum” diyen Cui, “aslında sadece veri vermiyorum; sorun çözmeyi, kavramları anlamayı ve daha iyi çözümler üretmeyi de öğretiyorum” ifadelerini kullanıyor.
Ancak Cui bu işi başlıbaşına kariyer olarak değil, ama bir başlangıç noktası olarak görüyor. “Yapay zekânın eğitiminin tamamlandığı gün, işinizin ortadan kalktığı gün olabilir. Asıl beceri, yapay zekâyı eğitmekte değil; onu kendi işinizi geliştirmek için kullanabilmekte” diye de ekliyor.
Bu nedenle lisans eğitimi almaya yönelen Cui, yapay zekâ ürün yönetimi alanına geçmeyi hedefliyor. “Yapay zekâyı eğitmek, benim sektörün nasıl düşündüğünü anlamama yardım etti. Asıl değer, makineye bir şey öğretmekte değil; onunla birlikte çalışmayı öğrenmekte” diyor.
Giderek artan sayıda işçiler, yapay zekâ ile çalışmakta olup, çoğu, onu yalnızca bir araç olarak değil, kişisel gelişimlerini tetikleyen bir güç olarak görmeye başladı. 40 yaşındaki Android geliştirici Yan Qing de bunlardan biri ve yapay zekâ üretimli içeriğe sahip olan kendi sosyal medya hesabını yönetiyor.
2022’de ürettiği ilk yapay zekâ görselini hatırlayan Yan, deniz kenarında bir deniz feneri çiziminin 20 dakikadan fazla sürdüğünü söyledi. Ancak bu yavaşlık ona tarihsel bir sıçramaya tanıklık ettiği hissini verdi. “Kendimi tarihte bir teknolojik sıçramayı izliyormuş gibi hissettim” dedi. Teknoloji ilerledikçe, görüntü üretimi süresi dakikalardan saniyelere düştü, daha net görüntüler ortaya çıkarken kalite yükseldi ve bu gelişme Yan’ın platformunu büyütmesine yardımcı oldu. Bugün Yan kendisini dijitalleşen dünyada “işlevsel bir düğüm noktası” olarak görüyor; yeni araçları ve teknikleri giderek büyüyen bir toplulukla paylaşıyor.
Yapay zekâ ajanlarının çeşitli sektörlere yayılmasıyla birlikte “tek kişilik unicorn”[iii] (erişilmesi zor merhalelere tek başına ulaşma, imkansız görüneni gerçekleştiren girişim yaratma) fikri gerçeğe yaklaşıyor. Alibaba Grubu’nun eski strateji direktörü Zeng Ming, on yıl içinde çekirdek kadrosu 100 kişiyi geçmeyen, yapay zekâ ile güçlendirilmiş akıllı organizasyonların yaygınlaşabileceğini öngörüyor. Ona göre bu yapılarda yönetim, “insanların insanları yönetmesi”nden “kurucuların yapay zekâ ajanlarını yönetmesi”ne evrilecek.
Pazarlamacı Lin’e göre bugün bile, küçük ekipler hatta bireyler, yapay zekâ desteğiyle, karmaşık projeleri yürütebiliyor. “Bir geliştirici ve birkaç yapay zekâ ajanı; ürün tasarımı, içerik üretimi ve tanıtımı birlikte yapabiliyor. Bu da insanlara tekrar etmek yerine keşfe odaklanma imkânı tanıyor.”
Lin, bireyin zihniyetinin en önemli unsur olduğunu vurgularken, yapay zekânın mini uygulamalar geliştirmekten video yapmaya, hatta yemek pişirmeye kadar her alanda nasıl yardımcı olabileceği sorusuna yönelmeyi öneriyor. Bunun, insanları bireysel olarak daha özgür bir çağa hazırlayacağını söylüyor.
Yan ise şunları dile getiriyor: “Bu dalgadan kaçış yok. Ancak içine girersen onun sınırlarını ve potansiyelini öğrenebilirsin. Resmî bir işin olmasa bile projelerle deneyim kazanabilirsin.”
Algoritma mühendisi Chen, yapay zekâyı aynen buhar makinesi gibi üretkenliği artıran bir araç olarak görüyor. “Yapay zekâ sadece işleri ortadan kaldıran alan değil, aynı zamanda yeni işler yaratan bir teknolojidir” diyor.
(Teknoloji gelişirken) kısa vadeli sarsıntıların kaçınılmaz olduğunu belirten Chen, tarihsel olarak büyük teknolojik sıçramaların daha fazla ve daha uzmanlaşmış iş alanları yarattığını hatırlatıyor, asıl sorunun, toplumun buna ne kadar açık olduğu ve ne ölçüde hazırlıklı tepki vereceği olduğunu ekliyor.
Çin’in eğitim sistemi bu gelişmeye uyum sağlamaya başladı bile. Sadece 2024 yılında, Tsinghua Üniversitesi, Harbin Teknoloji Enstitüsü, Çin Bilim ve Teknoloji Üniversitesi ve Wuhan Üniversitesi dahil olmak üzere birçok büyük kurum yapay zekâ fakülteleri kurdu, ya da kendisini buna uygun yeniden yapılandırdı. Ülke genelinde 70’ten fazla üniversitede artık yapay zekâya özel fakülteler bulunuyor.
Yan’a göre yapay zekâ, tekrara dayalı işlerin büyük bölümünü insanlardan devralacak ve onları daha önce ulaşılamaz görülen alanlara yöneltecek. “Düşük nitelikli işler yapay zekâya gidecek. İnsanlar daha fazla düşünmek zorunda kalacak. Sonuçta yapay zekâ, işi yaratıcılığa ve daha yüksek değere doğru itiyor”.
HOU CHENCHEN
(Zhao Ruichun’un katkı yaptığı bu yazıyı China Daily Global Weekly’nin 19 Aralık 2025 tarihli sayısından Türkçeye çeviren: S.I.Hilan)
ÇEVİRMENİN NOTU:
[i] «Prompt mühendisliği» doğrudan eylemi anlatan, üretken zekanın kendi mükemmelliğini ve etkinliğini sağlama sürecine ilişkin bir teknik terimdir. Anlamı, üretken yapay zekadan belli bir görevi yerine getirmesini istemektir. YZ ne kadar özel bir görevi ne denli başarıyla yerine getirirse, o denli az hata yaparak «öğrenmekte», kendini geliştirmektedir.
[ii] YZ teminolojisinde “akıllı ajan” kavramı belli seçili görevleri belli kurallara göre yerine getirmek üzere işe koşulan yazılım sistem ve/veya uygulamalarını anlatır. Bunlar, seçilen işlevsellikleri, uyum yapma ve öğrenme yetenekleri, karar vermede rasyonalize oluşları, çevreyi algılama ve onunla iletişime girebilme yetenekleri, uygulamalara şekil verme ve karmaşık görevleri hatasız yerine getirmeleri gibi özelliklere göre sınıflandırılabiliyor.
[iii] “tek kişilik unicorn” fikri: Erişilmesi zor merhalelere tek başına ulaşma, tek başına imkansız görüneni gerçekleştiren girişim yaratma
PARİS KOMÜNÜ VE HALK MECLİSLERİ (SOVYETLER) ÜZERİNE
M.Kızıltepe’nin Paris Komünü üzerine verdiği Pazar seminerlerinin İşçinin Sesi’nde yayınlanmış metnini ve Halk Meclisleri / Sovyetler üzerine yine İşçinin Sesi’nde 15 bölüm halinde yayınlanmış araştırmasını bu e-kitapta biraraya getirdik.
Bundan oniki yıl önce İstanbul’da yaşanan Gezi deneyimi üzerine bilgisi olanlar, ya da Gezi olaylarını bizzat içinde yer alarak yaşayan dostlar, M.Kızıltepe’nin bu yazısında yer alan deneyimlerle Gezi’yi karşılaştırma, önümüzdeki dönemde bir şekilde yeniden patlak vereceğine neredeyse kesin gözüyle baktığımız “yeni geziler” için nasıl bir hazırlık yapılması gerektiği hakkında daha derin düşünme gereğini teslim edeceklerdir.
***
Halk meclislerinde, komünlerde, ya da sovyetlerde, seçtiğiniz terminolojiye göre hangi adı verirseniz verin, esas, öz, taban inisiyatifindedir. Bu çerçevede bakıldığında, halk meclislerine, TKP Programı’nda sık sık vurgulanmış olan aktif yığın demokrasisinin nüvesi gözüyle bakabiliriz.
Öte yanda, halk meclisleri, monarşiyi, ya da burjuvaziyi “ilerletme”nin değil, varolan rejime muhalefet, varolan iktidarın erkini tanımama, ona alternatif erk yaratma çabasının organlarıdır. Yani varolan devleti yıkıp yerine yeni bir devlet kurma mücadelesinin organlarıdır. Kısacası halk meclisleri devrimci organlardır. Komünistler bu yapıları tarihte böyle değerlendirmişlerdir, bugün de bu çerçevede ele alınması gerektiği düşüncesindedirler.
Kaynağını Lenin’den alan öncü parti anlayışı, aktif yığın demokrasisisinin organları olan halk meclisleriyle birlikte ele alındığında bütünsel bir anlam taşır. Bunlardan birinin eksikliği, devrimci sınıf mücadelesinin güdükleşip, raydan çıkacağı anlamına gelebilir. Sonunda, ya legalizme ve kitle kuyrukçuluğuna varılır, ki geleneksel komünist harekette bunun çok sayıda örneği görülmektedir. Ya da “proletarya adına partinin yöneticiliği” anlayışına varılır ki, Sovyetler Birliği’nin çöküp dağılmasını getiren ortamın hazırlanmasında ve nihai ortadan kalkma sürecinde, zaman içinde “mühendisler, teknokrat ve bürokratlar partisi”ne dönüşmüş olan SBKP’nin oynadığı rol buna örnek gösterilebilir.
Komünistler, halk meclislerinin bugününe ve yarınına, devrimci sınıf mücadelesinin perspektifinden bakmak durumundalar. Aynen 1917’de Rus menşeviklerinin yapmaya çalıştığı gibi, halk meclislerini burjuvaziden “taviz koparmanın”, giderek burjuvaziyi “ilerletmenin”, hatta burjuva devleti “demokratikleştirme”nin ve devlete sızma çabasının unsuru olarak ele almak, devrime sekte vurmakla eş anlama gelir, sonunda, devrimci mücadeleye set çekmeye yönelik olarak, 1980’lerde Arjantin’de gözlemlendiği üzere burjuva devletle her türlü işbirliğine soyunmayı getirir. Komünistler, emekçi yığınları buna karşı sürekli uyarmakla yükümlüdürler. Karşı-devrimcilik binbir suratlıdır...
Halk Meclisleri, embriyonik bir gelişme olan Gezi deneyiminde bile görüldüğü üzere, hem kavram hem de pratik olarak burjuvaziyi korkutur. En liberal geçinenlerin bile, devletin arkasına dizilmesi, devletin tüm organlarının zaman yitirmeden karşı-devrimci uygulamalara girişmesi bunun göstergesi sayılmalıdır.
Çünkü, “karşı-devrim şunu kanıtlar ki, burjuvazi sınıf olarak artık yönetmeye ‘... kendi varoluş koşullarını mutlak yasa olarak topluma dayatmaya’ uygun değildir.”
Özetle, “karşı-devrim, burjuvazinin erke rakip bir güçle karşı karşıya olduğunun, ayakta kalma savaşı verdiğinin, kendi ‘ilkeleriyle’ çatışsa da çatışmasa da bulabildiği her türlü aracı kullanmaya hazır olduğunun kanıtıdır.
“... Karşı-devrimin amacı, devrimci sınıfı yoketmek değil, onu kendi iradesine bağımlı kılmak ve bu yolla silahsızlandırmaktır.” Bunu gerçekleştirmek üzere, karşı-devrim güçleri “reform” bile yapabilirler, ve hatta devrimin programını bile uygulayabilirler. Dahası, sicilli menşevikleri öteki liberallerle, “yetmez-ama-evet”çi alçaklarla birlikte, devletin şu ya da bu noktalarına yerleştirebilirler. Bunu bugün de görmüyor muyuz?
Halk Meclisleriyle ilgili olarak vurgulanmasında yarar gördüğümüz bir diğer nokta, komünistlerin onları “taktik”, “geçici” yığınsal örgütlenmeler olarak görmedikleridir.
Halk Meclisleri, hem devrim öncesi siyasal mücadelede ve hem de siyasal devrim sonrasında, uzun ve zahmetli sosyalist devrim sürecinde, yani kapitalizmden komünizme giden ve kuşaklar boyu sürebileceği Lenin’ce defalarca vurgulanmış olan dünya devriminde komünist erkin ana dayanaklarındandır.
Öncelikle, halk meclisleri, sınıf mücadelesinin yükseldiğinin ve burjuvazinin ülkeyi artık eskisi gibi yönetemediğinin bir dışavurumudur. Bu anlamda, devrimci durumun olgunlaşmakta olduğunun da işareti sayılabilirler.
Onlar, öncü partinin işçi-emekçi yığınlarla bağlanmasında, yığını yönlendirmesinde, partinin izlediği hattın aktif yığın demokrasisi organlarınca değerlendirilip rektifiye edilmesinde, işçi sınıfının öteki yığın örgütlerinin yanısıra kilit rol oynar. Emekçi halk muhalefetinin parti öncülüğünde hedefe odaklanıp burjuvaziye ve müttefiklerine saldırısında iletim kayışlarıdırlar.
Ama daha da önemlisi, halk meclisleri, devrim devletinin, devrimle kurulmaya başlanacak olan yeni devletin, işçi sınıfının devletinin, işçi sınıfının uzun erimli çıkarlarını hayata geçirmesinin temel bir direği olacaktır. Çünkü, halk meclisleri, işçilerin devleti her alanda - her düzeyde bilfiil yönetmesinin hem okulları ve hem de mekanlarıdır. Halk meclislerinin konum, görev ve işlevlerini bu çerçevede ele almak, Sovyetler Birliği’nde devrim sonrasında ortaya çıkan çeşitli olumsuz gelişmeleri doğru değerlendirmek, aynı ya da benzeri hatalara düşmemek için sigorta görevini görecektir.
1917 Sovyet Devrimi’nin ardından yükselen şiddetli sınıf mücadelesinin içinde, devrimin başına iki büyük talihsizlik gelmiştir:
Devrimin tartışmasız lideri olan Lenin, en verimli olacağı çağda ölmüştür. İkincisi, halk meclisleri yani sovyetler, yukarıda ele aldığımız temel işlevlerini kaybetmiş, aktif yığın demokrasisinin organları olarak süreç içinde ortadan kaldırılmışlardır.
Bu iki önemli gelişmeyle birlikte SBKP, İşçinin Sesi yayınlarında uzun yıllardır yoldaşça ele aldığımız, eleştirdiğimiz çizgide “ilerlemiş”, sonunda, bu çizginin mantıksal sonucu olarak, Sovyet adını taşıyan devletin ortadan kalkmış, 1917 devriminin baş aktörü SBKP kendi ülkesinde mahkeme kararıyla yasaklanıp kapatılmış, burjuva devlet, Rusya’da kendi gerçek kimliğiyle peydahlanmıştır.
***
- Kızıltepe, Paris Komünü üzerine olan çalışmasının ardından burada verdiğimiz, halk meclislerini ve sovyetleri konu alan bu uzun araştırmanın sonunu şöyle bağlıyor:
“Bu yazı dizisinin diğer kısımlarında benzeri halk meclisleri deneyimlerinin diğer ülkelerde, hatta çoğunda devrimin değil karşı-devrimin üstün geldiği durumlarda, nasıl gerçekleştirildiğini ve biz Türkiyeli komünistler olarak bunlardan ne gibi dersler çıkarmamız gerektiğini araştıracağız.”
Gönül isterdi ki, sovyetlerin Ekim Devrimi’nin hemen ardından, iç savaş sonrasına kadar olan kritik dönemde gördüğü işlevin ne olduğu, doğrudan yığın demokrasisinin, bildiğimiz sovyet örgütlenmesinin başına ne geldiği, bir yandan kurulan devletin adı ‘Sovyetler Birliği’ olurken, emekçilerin gerçek hayatta sovyet örgütlenmelerinde tuttuğu yerin ne olduğu ve giderek sovyet örgütlenmelerinin devrim sonrasında oluşan yeni devletin yapısında tuttuğu yerin ne olduğu konusu derli toplu değerlendirilmiş olsun.
Ancak, elimizdeki İşçinin Sesi kaynaklarında, M.Kızıltepe yoldaşın bu çalışmasının daha sonraki bölümlerine, biz ulaşamadık. R.Yürükoğlu’nun son yazılarında (6.Kitap), en son kaleme aldığı 3 ciltlik Sosyalizm Nedir’de belli bir çerçevede siyasal değerlendirme yapılıyor. Ama, özellikle “sovyet”e, sovyet tipi emekçi-işçi-asker örgütlenmelerine odaklanmış, yeni devletin demokratik örgütlenme direkleri, aktif yığın demokrasisisinin örnekleri olarak sovyetlere eğilmede belli bir eksiklik var.
Dolayısıyla, bu kitapta eksiklik nedir sorusunun yanıtı, Rusya’da 1917 devrimini izleyen yıllarda, halk meclislerinin, yani sovyetlerin nasıl ve ne gibi bir süreç içinde ortadan kaldırıldıklarının ele alınamamış oluşudur. Çin, Vietnam, Küba ve son olarak da Venezüela gibi ülkelerdeki daha yeni deneyimler hakkında basılı bilgimizin de oldukça yetersiz olduğunu burada eklemeliyiz.
Oysa, yabancı dillerde bu gibi konularda, özellikle SB’nin çöküp dağılmasının ve 1991 Ağustos darbe girişiminin ardından, SBKP MK Binasının karşı-devrimcilerce ele geçirilip yağmalanmasından sonra, başta CIA olmak üzere Batı istihbarat servislerinin eline geçen sayısız belgeyi emperyalist araştırmacı gözüyle değerlendiren, çok sayıda kitap yayınlandı. Ama komünist değerlendirme eksikliği hâlâ duruyor.
Devrim fikrini, öncü parti ve aktif yığın demokrasisisi organları olarak halk meclisleriyle birlikte almalı; reformcu, oportünist, burjuva işbirlikçisi, menşevik görüşlerin devrime kadar çeşitli kılıklar altında yeniden ve tekrar tekrar hortlayacağı, ortaya çıkabilecek halk meclislerini iğdiş etmeye çabalayacağı gerçeğini akılda tutarak, yeni Gezi’lere teorik hazırlık yapılmalıdır.
Umarız, yabancı dillere hakim genç devrimci, komünist araştırmacılar, bu alanda eksikliklerimizin Marksist tarzda giderilmesinin önünü açacak ve Türkiye’de devrimin önünü açacak katkılar yapacaklardır.
Dostlarımız, M.Kızıltepe’nin Paris Komünü ve Halk Meclisleri üzerine bu yazdıklarına katkıda bulunmak isterlerse, bu e-kitaba eklenmesini istedikleri bilgi ve belgeleri, bize gönderirlerse, “aktif çalışma kitabı” olarak örgütlenmiş bu e-kitaba ekleme yapılabilir.
Bu anlayışla size iyi okumalar diliyoruz.
EMAR, Ekim 2025
TKP eski Genel Sekreteri İsmail Bilen'in ömrünün büyük bölümü, Türkiye Komünist Hareketinin, Komünist Enternasyonal'in bir çok adsız neferi gibi takma adlar altında geçti.
TKP'nin 1973 Atılımı ile Türkiye'de güçlenmesine kadar yoldaşları, siyasi dostları ve düşmanları onu Laz İsmail yada Marat olarak anarlardı. Sovyetler Birliği'nde TKP Dış Büro temsilcisi olduğu dönemde, radyo yayınlarında Erdem, 1960 ve 1970'lerde Türkiye'de dağılan yayınlarda S. Üstüngel ya da Savaş Üstüngel adlarını kullanırdı.
İsmail Bilen broşürü 1960 yılında, günün değişen koşullarında Dış Büro'nun üstlendiği yeni örgütsel girişimler için yol gösteren bir çalışma olarak hazırlanmıştı.
Uzun yıllar boyunca Türkiye'de ve yurt dışındaki TKP çevrelerinde elden ele dolaşırdı. Son baskısı 2004 yılında yapılmıştı.
ÇEVİRİ
Nazi Almanya’sında “Gleichschaltung”: parti devletinin oluşumu
John Bellamy Foster
Nazilerin devlet içindeki egemenliğini sağlaması, liberal-demokratik düzenin tamamen ortadan kaldırılmasını gerektiriyordu. Bu süreç, (devleti) “hizaya getirme” veya (devletin siyasal partiyle) “senkronizasyonu” anlamlarına gelen Gleichschaltung olarak bilinir ve 1933–1934 yılları arasında yeni politik düzenin (Nazi düzeninin) konsolidasyon dönemini tanımlar.
Bu, parlamentodan yargıya, sivil bürokrasiden orduya, yerel yönetimlerden üniversitelere ve medyaya kadar devletin birbirinden farklı her bir kurumunun Nazi çizgisine çekilmesi, “entegre edilmesi” ve bunun sivil toplumun içinde varolan ideolojik devlet yapısının önde gelen organlarına, eğitim kurumlarına, ticari örgütlenmelere ve daha da ötesine genişletilmesi demekti. (1)
Bu “senkronizasyon”, yani hizaya getirme süreci; ideolojik yönlendirme, aşağılama, yıldırma, zorla işbirliği ve baskı yollarıyla sağlandı. Genellikle kurumların “kendi kendini temizlemesi” için baskı yapıldı.
Önde gelen Nazi hukukçusu Carl Schmitt, Gleichschaltung’un iki temel ilkesini şöyle tanımladı:
- “Aryan olmayanların” tasfiyesi,
- Führerprinzip – “liderlik ilkesi” yani liderin yasaların üstünde konumlandırılması.
Bu dönemde (Nazi) erkinin sağlamlaştırılmasının meşrulaştırılmasında bir tür hukuksal örtü kullanıldı, ki bu sonradan büyük ölçüde kaldırıldı. Schmitt’e göre Gleichschaltung’un amacı “heterojenliğin ortadan kaldırılması” yoluyla birlik ve saflığın sağlanmasıydı.(2)
Devlet başkanı Hindenburg’un Adolf Hitler’i başbakanlığa atadığı tarihten yaklaşık bir ay kadar sonra, Şubat 1933’de meydana gelen Reichstag (Alman parlamento binası) yangını, anayasanın ihlalini meşrulaştıran iki kararnameye zemin hazırladı. Ardından, 1933 Mart’ında, Hitler’e parlamentonun onayı olmadan yasa çıkarma yetkisi veren Yetki Yasası (Millete ve Devlete Yönelik Tehditlerin Ortadan Kaldırılması Yasası) çıkarıldı.
Siyasi muhaliflerin tutuklanması ve tasfiyesi buna eşlik ederken, kamu hizmetinde çalışan herkesin aynı şekilde Gleichschaltung ilkeleri doğrultusunda “hizaya sokulmasına” yönelik “Kamu Hizmetinin Yeniden Tesis Edilmesi Yasası” devreye girdi. Devleti hizaya sokmanın bu ilk evresi, Temmuz 1933’te, Nazi partisi dışındaki tüm siyasi partilerin yasaklanmasıyla tamamlandı. (3)
İkinci aşamada, ordu, üniversiteler, basın ve diğer toplumsal ve kültürel örgütler üzerinde kontrol sağlandı ve Nazi çizgisine entegre edildi. Hitler, Alman ordusu Wehrmacht üzerinde kontrolü tesis etmekle kalmadı, orduyu Nazi projesine entegre etme çabasının parçası olarak, Aralık 1933’te orduyu “ulusun tek silah taşıyıcısı” ilan etti, böylece Nazi Partisi’nin “kahverengi gömlekliler” olarak bilinen yarı-askeri “fırtına birliklerini” (SA’lar-(Sturmabteilung)) bir şekilde devreden çıkarmaya yöneldi. (4)
Önde gelen kültür kurumlarında farklılıkların (heterojenliğin) ortadan kaldırılmasına en iyi örnek, Nazi doktrininin üniversitelere yerleştirilmesidir. Bu alanda, Freiburg Üniversitesi rektörü, Alman felsefeci Martin Heidegger, 1933’den itibaren, üniversiteyi Nazi doktriniyle uyumlu hâle getirmekle resmen görevlendirildi. Heidegger, bu görevi itinayla yerine getirerek meslektaşlarını ihbar etti, onların üniversiteden ihracına yardımcı oldu. Nazi idologu Carl Schmitt ile yakın çalışarak, Nazi ideolojisinin öne çıkartılmasına, antisemitizmin (Yahudilik düşmanlığının) rasyonalize edilmesine yardım etti ve sembolik kitap yakma eylemlerini yönetti. (5)
Gleichschaltung’un üçüncü ve belirleyici aşaması, 30 Haziran - 2 Temmuz 1934 tarihlerinde, SA (Nazi Partisinin fırtına birlikleri) liderliğinin kanlı tasfiyesi ile başladı. Özellikle Hindenburg’un Ağustos’da ölümünü izleyen günlerde , Hitler, hukukun mutlak kaynağı olarak ilan edildi, Carl Schmitt’in “Führer Yasayı Korur” başlıklı yazısı bunu kutsadı. Bu noktadan itibaren faşist yönetim devletin ve sivil toplumun tüm organlarında yerini tamamen sağlamlaştırmış oldu. (6)
Diğer faşist ülkelerde benzer süreçler yaşandı ama daha az kapsamlı oldu. Robert O. Paxton’un İtalya’da Faşizmin Anatomisi kitabında yazdığı gibi, “İtalya’da sadece işçi sendikaları, siyasal partiler ve medya tam anlamıyla hizaya getirilebildi.”(7)
1930’ların Avrupa’sındaki bu gelişmelerin günümüzde birebir tekrarlanması olası görünmüyor. Ancak, neofaşizm, ileri kapitalist sistemin idaresinde, liberal-demokratik düzenin fiilen ortadan kaldırılmasını ve onun yerine büyük sermaye ile ırkçılığı, milliyetçiliği, kadın düşmanlığını, çevrecilik karşıtlığını, eşcinsellik düşmanlığını, aşırı militarizmi benimseyen “alternatif-sağ” hareketin bir ittifakının ikamesini öngören bir yeniden düzenlemeyi hedefliyor.
Tüm bu tepki biçimlerinin daha derin nedeni, işgücünün bastırılmasıdır. Trump'ın alternatif-sağ bağnazlığa yanaşmasının ardında, tüm devlet-ekonomi işlevlerinin özelleştirilmesinin artırılması, büyük şirketlerin daha da güçlendirilmesi ve daha ırksal temelde tanımlanmış bir emperyalist dış politikaya geçiş yatmaktadır.
Ne var ki, böylesi bir neo-faşist stratejinin uygulanması, ABD Kongresi, yargı, sivil bürokrasi, eyalet ve yerel yönetimler, ordu, ulusal güvenlik devleti ("derin devlet"), medya ve eğitim kurumları gibi çeşitli kurumların hizaya getirildiği bir tür yeni Gleichschaltung’u gerektirir. (8)
Hitler, Weimar Anayasası'nı ortadan kaldırarak değil, tarihçi Karl Bracher'in açıkladığı gibi, "onun özünün anayasal yollarla aşındırılması ve yürürlükten kaldırılması, feshi" yoluyla iktidara geldi... (9)
Başa geçtiğinde de, Hitler, hızla Weimar Anayasası'nın (esasen sola karşı bir koruma olarak tasarlanmış olan) 48. maddesine başvurarak yürütmeye orduyla birlikte olağanüstü hal yetkileri isteme ve kamu düzenini yeniden sağlamak için gerekli görülen her türlü önlemi alma yetkisi verdi. Bu, yürütmenin parlamentodan bağımsız hareket etme, kendi başına yasa çıkarma ve medeni özgürlükleri askıya almada “özgürleştirilmesi” anlamına geliyordu.
Reichstag yangınıyla... birlikte, Hitler, bu 48. maddeyi kullanabildi ve böylece gücü yürütmede yoğunlaştırdı.
Bunu kısa süre sonra, kuvvetler ayrılığını daha da aşındıran Yetki Yasası (Millete ve Devlete Yönelik Tehditlerin Ortadan Kaldırılması Yasası) izledi.(10)
Yine de, tam iktidara sahip olmak ve Üçüncü Reich'ı konsolide edebilmek için, Gleichschaltung süreci gerekliydi... 1933-34 yılları boyunca, devletin ve sivil toplumun birçok kolu, büyük ölçüde gönüllü olarak, ancak giderek büyüyen bir terör rejimi altında, yeni Nazi düzenine dahil edildi.
Tüm bunların, geneliyle devletin faşist yönetiminde olduğu gibi, bir yasal biçimle gerçekleştirildiğinin kabulü önemlidir. Tarihçi Nikolaus Wachsmann, Nazi devletinin, hukuku ve yargıyı reddetmek şöyle dursun, "hukuk terörü"ne dayalı bir sistemi dayattığına dikkat çekiyor:
Üçüncü Reich, topyekûn bir polis devleti haline gelmedi. Önde gelen Naziler, en azından diktatörlüğün ilk yıllarında, zaman zaman hukuk sistemine destek olma jestleri bile yaptılar.
Hitler, 23 Mart 1933'te yaptığı konuşmada, halka Alman yargıçların görevden alınamaz olduğu sözünü verdi. Ama aynı zamanda, hukuk sisteminin kendisinin genel istekleriyle uyumlu hale gelmesini de bekledi ve cezalandırmada "esneklik" istedi.
En önemlisi, Hitler ve diğer üst düzey Naziler, yargıçların nihai olarak soyut yasal ilkelere karşı değil, "ulusal topluluğa" karşı sorumlu olduklarını vurguladılar. Buna göre, yargıçlar için tek kılavuz Alman halkının refahı olmalıydı ve acımasız cezalandırmalar sık sık "milletin iradesi" efsanesine başvurularak haklı gösterildi. Aslında bu "irade"nin Nazi liderlerinin ya da daha doğrusu Hitler'in kendi iradesinden başka bir şey olmadığı ise bir çelişki olarak telakki edilmedi.
Hukuk aygıtı, Nazi terörünün temel bir unsuruydu. Siyasi muhalefetin kriminalize edilmesinde ve adi suçun siyasallaştırılmasında merkezi bir rol oynadı. Duruşmalar halktan tamamen gizlenmedi. Aksine, Nazi medyası mahkeme davaları ve cezalarla ilgili haberlerle doluydu.(11) Hitler, Weimar Anayasası'nı bir kenara bırakmayı ve yerine kendi yeni düzenini tanımlamayı açıkça reddetti ve "adaletin bir yönetim aracı olduğunu” savundu. “Adalet, hükmetmenin kodlanmış uygulamasıdır" dedi. Bu nedenle yeni bir anayasa erken olacaktı ve yalnızca "devrimi" zayıflatacaktı. Sonunda, elbette, Gleichschaltung süreci tamamlandı ve Führer'in varlığı / sözü yasayla özdeşleşti, mutlaklaştı.
Kaynaklar:
- Karl Dietrich Bracher, “Stages of Totalitarian ‘Integration’ (Gleichschaltung): The Consolidation of National Socialist Rule in 1933 and 1934,” in Republic to Reich, ed. Hajo Holborn (New York: Vintage, 1972), 109–28;
Robert O. Paxton, The Anatomy of Fascism (New York: Vintage, 2005), 123–24;
Emmanuel Faye, Heidegger (New Haven: Yale University Press, 2009), 39–58.
- Faye, Heidegger, 151–54; Carl Schmitt, “The Legal Basis of the Total State,” in ed. Roger Griffin, Fascism (Oxford: Oxford University Press, 1995), 138–39.
- Bracher, “Stages of Totalitarian ‘Integration',” 118–22;
John Mage and Michael E. Tigar, “The Reichstag Fire Trial, 1933–2008,” Monthly Review 60, no. 10 (March 2009): 24–49.
- Bracher, “Stages of Totalitarian ‘Integration',” 122–24.
- Faye, Heidegger, 39–53, 118, 154–62, 316–22;
Richard Wolin, ed., The Heidegger Controversy (Cambridge, Massachusetts: MIT Press, 1993).
- Bracher, “Stages of Totalitarian ‘Integration',” 124–28.
- Paxton, The Anatomy of Fascism, 123.
- “There’s a German Word that Perfectly Encapsulates Trump’s Presidency,” Quartz, January 26, 2017;
Shawn Hamilton, “What Those Who Studied Nazis Can Teach Us About the Strange Reaction to Donald Trump,” Huffington Post, December 19, 2016;
Ron Jacobs, “Trumpism’s Gleichschaltung?,” Counterpunch, February 3, 2017.
- Karl Bracher, The German Dictatorship(New York: Praeger, 1970), 192–93.
- Bracher, The German Dictatorship, 193–98; On the Reichstag Fire, see
Mage and Tigar, “The Reichstag Fire Trial.” - Nikolaus Wachsmann, Hitler’s Prisons(New Haven: Yale University Press, 2004), 69, 71.
Bu makale, yazarı John Bellamy Foster’ın Trump in the White House: Tragedy and Farce (Monthly Review Press, 2017) adlı kitabından özetlenmiş haliyle, Monthly Review dergisinin Haziran 2025 tarihli sayısında yayınlanmış olup, (s. 27–30, 64–66). Çeviren: Salim Çelik
2022”de yitirdiğimiz sevgili yoldaşımız Bekir Güven’in anısına, onun kısa yaşamında yaptığı katkıların unutulmaması amacıyla A5 boyutunda (pdf formatında) e-kitap olarak hazırladığımız Bekir’in Kitabı: Koca Adem’i EMAR web sitesine yükledik. İsteyen arkadaşlar Bekir’in Kitabı’nı indirebilirler.
Bekir gitti, sınıf mücadelesi sürüyor. Gidenin ardından ah etmiyoruz, vah etmiyoruz, “dünü bugünü bugünü yarına bağlayalım” diyoruz.
EMAR Çalışanları
Bundan 14 yıl önce aramızdan ayrılan, vakfımızın kuruluşu öncesinde büyük emeği geçen değerli yoldaşımız Mıgırdıç (Agop) Baylık'ı sevgi ve saygıyla anıyoruz. Işıklar içinde yatsın.
EMAR'daki dostları
Sevgili dostumuz, yoldaşımız, değerli Alevi-Bektaşi araştırmacısı İsmail Kaygusuz’u ölümünün 2. yıldönümünde sevgi ve saygıyla anıyoruz.
EMAR’daki dostları
Dr. Bedir AYDEMİR
(d. 11.02.1947 – ö. 31.12.1988)
31 Aralık 1988 tarihinde genç yaşta yitirdiğimiz TKP yöneticisi, Barış Derneği MYK üyesi, İTİB’in kurucu üyelerinden, ODTÜ ve Boğaziçi Üniversitelerinde öğretim görevlisi olarak çalışmış, sevgili yoldaşımız Bedir Aydemir’i, ölümünün 35. Yıldönümünde sevgi ve özlemle anıyoruz.
Kişisel ilişkilere en az örgütsel ilişkiler kadar önem veren, çalışkanlığı ve özverisiyle yoldaşlarına örnek olan Dr Bedir Aydemir’in yaşamını ve görüşlerini ele alan, 1993 yılında basılan kitabın elektronik kopyasına aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz:
https://emarvakfi.net/arsiv/tkp-is-arsivi/kitaplar/
EMAR
Türkiye Komünist Partisi’nin pırlanta gibi teorisyeni, İşçinin Sesi hareketinin kurucusu ve lideri, sevgili Yürükoğlu yoldaşımızı aramızdan ayrılışının 22. Yıldönümünde sevgi, saygı ve özlemle anıyoruz.
Yoldaş ve Dostları
“Orayı hiç tavsiye etmem!..”
Ölümün ardından, ölenin ardından yazmak nedense bana hep güç geldi. Yine öyle. Ama yoldaşım Nejat Yazıcıoğlu'nun bendeki anıları o kadar taze ve güçlü ki, sanki o ölmemiş gibi ...
Daha dün, hasta yatağının başında sohbet ediyorduk. İstanbul'da girdiği ve sağ salim çıktığı komayı şöyle anlatıyordu:
"Çok garip, 'oraya' gittiğimde efsanelerdeki Hades'i, Tantalos'u falan gördüm. Masalarına oturdum. 'Bu ne biçim yaratan' diye dert yandım onlara, 'adam insanlara acı çektirmekten zevk alır mı?' Dinsel konuları uzun uzun tartıştım onlarla. Bana hak verdiler, "senin yerin burası değil, gidebilirsin' dediler. Hamle yaptığımda geri dönmeye, arkamdan seslendiler, 'hey, sesini unuttun'. Döndüm, gösterdikleri yerde kendi sesimi tanıdım, yanıma aldım ve çıktım."
Doktorları şaşırtarak komadan çıkışını anlatıyordu. Dediğine göre komada insan sesini yitirirmiş... Her zamanki neşesi ve nüktedanlığı içinde sözünü ettiği "ölüme beş kala" anı idi.
"Ben gittim oraya, hiç tavsiye etmem, görülecek bir yer değil orası, daha eğlenceli bir yere gidin..." diyordu.
Sevgisi engin, hastalığına inat yaşama azmi müthişti. Cesareti de öyle. Kişisel dostluğundan tad alabildiğim ender insanlardan biriydi. Bu yönlerine her zaman hayranlık duydum.
Sert tartışmalarımız da oldu. Özellikle sendikal konuda. Disk değerlendirmesi, 1980 öncesi anılarının etkisiyle olsa gerek, bir zayıf noktasıydı. Türk-İş'e, Türk-İş'te birliğe ısınması o nedenle biraz zaman aldı.
1990 yazı boyunca metal işkolundaki sendikal durumu, en ince ayrıntılarına kadar birlikte inceledik. "Türk Metal'de birlik" önerimizin yaşamda nasıl doğrulandığı ortaya çıkınca, ve ancak o zaman ikna oldu.
Büyük bir zevkle sürdürdüğümüz çalışmanın ürününü Metal İşkolunda Sendikal Birlik Sorunu ve Türk Metal'de Birlik adıyla, bir kitapçık olarak yayınladık.
Eski Disk'li kimi arkadaşlarının burjuvazinin "yeni" Disk'i ile işçi sınıfının karşısına çıkıp, 1980 öncesi anıları istismar etmeye çalıştığının farkındaydı. Son Disk kongresinden sonra ne yazık ki soygunculuğun, sahtekarlığın almış yürümüş olduğunu söylemeden edememişti.
Diyeceğim o ki, Nejat yoldaş, doğrunun karşısında homurdanmadan özeleştiri vermesini bilen biriydi.
Yaşamı boyunca dine sempati duymamış, hele son günlerinde allaha, yerüstündeki ve "yeraltındaki" zebanilere meydan okumuş, ölüme gülerek gitmiş bu cesur insan bizim komünist yoldaşımızdı.
Doğrusuyla hatasıyla, ama en başta insanlığı, sevgisi, cesareti, yaşama arzusuyla Nejat Yazıcıoğlu (Kazım yoldaşımız), her zaman aklımızda, anılarımızda yer tutacaktır.
Seni aklımızdaki bitmez tükenmez neşenle, kahkahalarınla uğurluyoruz, değerli yoldaşım. Ne mutlu sana.
Mercan Köklü
17 Kasım, Dr Nejat Yazıcıoğlu'nun 30. ölüm yıldönümüdür. Sevgili dostumuz Nejat yoldaşı, ölümünün 30. yılında sevgi ve saygıyla anıyoruz.
Bu vesileyle Nejat yoldaşın TKP yayınlarında yayımlanmış araştırma ve makalelerini derlediğimiz Nejat Yazıcıoğlu'nun Siyasal Yazıları (1988-1994) kitabını .pdf formatında sitemizde yayınlıyoruz.
İyi okumalar.
EMAR
Nejat Yazıcıoğlu'nun Siyasal Yazıları (1988-1994)
BİLGE BİR TEMİZLİK İŞÇİSİ DÜŞÜNÜYOR
Bakmayın öyle yüzüme
Yaşam biçiminin uzmanıyım ben.
Lolipop atılmış erkek çamaşırları,
Kutsal İncil, eskimiş kedi ölüleri,
Burada yaşamla ölüm, varsıllıkla yoksulluk
Koyun koyuna, barış içinde
Varoluşlarını dayatıyorlar.
Umudunuzu zorlamayın hayır
Böyle temizlenmez bu kent,
Onu sanki kirli kalsın diye kurmuşlar.
Daha erken kalkmalıyım bir sabah
İzin alarak postabaşından, ya da izinsiz
Önce koyu bir astar çekmeliyim koca kente
Şöyle kiremit kırmızımtırak
Sormalıyım her önüme çıkana,
Kapalı kapılar açılmalı.
Yooo, her işi bana bırakamazsınız
Renklerinizi olsun siz seçin
Ne sağlıksız bir kent bu
Zorbela okunuyor sokak tabelaları
İşte aldanmış kadınlar sokağı
İşte beyzadeler çıkmazı...
Mutluluğu da var kentin
İşte Petirgeli Bayram kirvem
Ayakçı Bayram'ın omuzlarında Yağcı Bedir
Bütün zamanlar sol omuzu üstündeki
Atkısı yün, çözgüsü yün yeleğiyle
Sanki kentin tüm ayıplarını örtmededir.
Yahu nasıl bir kent bu.
İnsan insandan korkmadadır.
Kişi kendinden
Filler karıncalardan ürkmededir
Ali Babaishak, 1 Mayıs 1993
Değerli arkadaşlar, dostlar,
EMAR Emek Araştırmaları Vakfı olarak Covid döneminde (2020-2022) bir süre yavaşlatıp ara verdiğimiz çalışmalarımızı yeniden toparlamaya başladık.
Bu yılın Ocak ayından bu yana EMAR İlkbahar Seminerlerinin 5’ini gerçekleştirdik ve hem videolarını ve hem de varsa sunum ve metinlerini internete yerleştirdik. (Bakınız: Seminerler | Emek Araştırmaları Vakfı (emarvakfi.net))
Teknik bazı sorunları aştıkça yola giren bir çalışmamız da, hemen hemen tamamının taraması tamamlanmış olan İTÖF – İTİB Arşivi’nin belgelerinin redakte edildikten sonra internette kamuya sunulmasıdır.
EMAR Web sitesine göz atılırsa, bu belgeler arasında ana grubu İngiltere Türkiyeli Öğrenciler Federasyonu'na (İTÖF) ve İngiltere Türkiyeli İlericiler Birliği'ne (İTİB) ait belgelerin oluşturduğu görülür. Arşivin içinde, ayrıca FTÖB, FTİB, ATTF, ABÖK, TGB gibi çeşitli örgütlerin çeşitli yayınları da bulunuyor.
İTÖF-İTİB Arşivi’nin belgelerini, örgütsel ayrımı yaptıktan sonra, yayınlandıkları yıla göre tasnif ettik.
Bu arada dönemle ilgili yorumların hazırlandığı bir çalışma da sürdürülüyor.
Bulunduğumuz noktada İTÖF Arşivi’ni (.pdf dosyaları formatında) 1976 yılı sonuna dek sitemize yerleştirmiş durumdayız. Öteki yıllara ait belgelerin yüklenmesi de peyderpey gerçekleşecek. 1970'li yıllarda birçok belge ucuz ve kalitesiz kağıt üzerine teksir baskı ile hazırlandığı için, tarama kalitesinin tüm teknik düzeltmeye karşın, çok iyi olamayabileceğini bildirmek isteriz.
Açıktır ki İTİB Arşivi’nin belgelerinin hazırlanması, biraz daha sık dokuyup elemeyi gerektiriyor. Henüz hayatta ve bazı durumlarda siyaset yaşamında aktif olduğunu bildiğimiz kişilerin isim veya adreslerini içeren çeşitli belgelerin yayınlanıp yayınlanmaması ayrı bir redaksiyon çalışması gerektiriyor.
Bu arada, EMAR İnternet Arşivi’nin bir başka kolu olan Türkiye Komünist Partisi – İşçinin Sesi Arşivi’nde elimizde mevcut olan tüm kitaplara .pdf formatında sitemizde erişilebildiğini hatırlatmak isteriz. Aynı şekilde, elimizde olan tüm İşçinin Sesi nüshaları yine .pdf formatında sitemizde erişime açıktır. Öteki bölümler de üzerlerindeki işlemler tamamlandıkça peyderpey erişime açık hale getirilmektedir.
Bir başka çalışmamız, elimizdeki afişlerin taranarak internete sunulmasıdır. Bu konuda, elinde afiş örnekleri bulunan yoldaşlar bizimle ilişkiye geçerlerse, süreci hızlandırmış olacağımızı düşünmekteyiz. Aynı şekilde, kendi kişisel arşivinde 1970’li, 1980’li yılların İTÖF ya da İTİB yayınlarını, sitemizde eksik olan İşçinin Sesi nüshalarını ya da başka belgeleri bulunduran arkadaşlar bunları vakfımıza bağışlarlarsa sürdürülen çalışmaya omuz vermiş olurlar.
Son olarak, yitirdiğimiz bazı yoldaşlarımızın katkılarını bir araya getirme çalışmamız ürün vermeye başladı. İlk elde, geçen yıl yıl yitirdiğimiz Bekir Güven’in yazı ve diğer katkılarını bir yoldaşımız o dönemlere ait çeşitli fotoğraflarla zenginleştirerek bir e-kitap haline getirdi. Üzerindeki son işlemleri de tamamlayarak bu e-kitabı kamuoyuna sunacağız.
Ardından, Dr. Nejat Yazıcıoğlu’nun komünist siyasal mücadele içindeki çalışmalarını bir araya getiren bir e-kitabı yayına hazırlamaktayız.
Yine geçen yıl yitirdiğimiz TKP üyesi Alevi araştırmacı İsmail Kaygusuz’un TKP’nin çeşitli yayınlarında kamuoyuna sunulmuş tüm yazı ve araştırmalarını, şiirlerini bir e-kitap altında toplayacağız.
Geçici yol arkadaşlığının ve kişisel olarak köşeyi dönme(!) hastalığının prim yaptığı şu bereketsiz, gericilik döneminde, hiçbir devlet-özel, yerli-yabancı kurumdan burs, grant, katkı, yardım vb almadan gönüllülük temelinde sürdürülen EMAR çalışmalarına katkıda bulunan tüm dostlarımıza teşekkür ediyoruz.
Sevgiyle kalın.
EMAR, 12 Haziran 2023
Değerli arkadaşlar,
EMAR Vakfı’nın çeşitli seminerlerinin konuğu olarak tanıdığınız değerli Şili’li akademisyen dostumuz Francisco Dominguez, Venezüella’daki son 20-30 yılın gelişmelerini özetleyen, emperyalizmin bu ülke yönetimine ve emekçilerine karşı uyguladığı ve çoğu hakkında yetersiz bilgiye sahip olduğumuzu düşündüğümüz yaptırımları, ambargoları, cinayet kampanyalarını ve emperyalist terörizmi titizlikle hazırladığı ve verilere dayalı bu araştırma çalışmasıyla gözler önüne seriyor.
Bu çalışmayı olabildiğince hızlı dilimize kazandırdık, şimdi yayınlıyoruz. Yazarın çeşitli görüşleri bize yabancı gelebilir, katılmak zorunda değiliz. Ancak, verilere dayalı değerlendirmeler önümüze dehşetli bir tablo çıkartıyor. Türkiyeli devrimciler bunlardan ders almak ve gelecek yönelimlerinde hazırlıklı olmak durumundalar.
Ulaşabildiğimiz yerlere, dostlara bu yayını ulaştırmak bu nedenle önemlidir. İyi okumalar diliyoruz.
EMAR
Okumak için tıkla... Click to read...
Bisikletli Gazete'de Tuncay Bilecen tarafından İsmail Kaygusuz için kaleme alınan yazıyı sitemizde yayınlıyoruz.
İsmail Kaygusuz’un ardından:
Kavga / Kervan dergilerinde Kaygusuz'un izleri
22 Şubat 2022
Alevilik üzerine birçok değerli çalışmaya imza atan İsmail Kaygusuz, 3 Şubat 2022’de İstanbul’da vefat etti. Bu yazıda, Kaygusuz’un Kavga ve Kervan dergilerinde yazdıkları üzerinden Alevilik düşüncesine yaptığı katkıya değiniyorum.
Kavga ve Kervan dergileri üzerine akademik çalışmalar yapana kadar İsmail Kaygusuz’u tanımıyordum. Daha sonra kendisiyle Emek Araştırmaları Vakfı’nın (EMAR) Londra’da düzenlediği Gaye Yılmaz söyleşisinde yüz yüze tanışma fırsatı bulduğum Kaygusuz, bir hayata sığdırdığı onca çalışma, araştırma makale, kitap ve romana rağmen içten, mütevazı bir kişilikti.
KAVGA VE KERVAN’IN FELSEFİ YÜKÜNÜ ÇEKİYORDU
Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) Londra kanadı tarafından Mart 1991 – Aralık 1998 tarihleri arasında çıkan (71 sayı yayımlanmıştır) Kavga ve Kervan dergilerinin politik yükünü Rıza Yürükoğlu (Nihat Akseymen) felsefi yükünü ise İsmail Kaygusuz sırtlıyordu. İsmail Kaygusuz, Alevilik konusundaki engin tarihi ve mitolojik bilgi birikimi nedeniyle derginin entelektüel ayağını oluşturuyordu.
İsmail Kaygusuz, dergideki yazılarında Alevilikle sosyalizm arasında tarihsel, sınıfsal ve diyalektik bağlar kurmuş ve Alevi kimliğinin İslamiyet’ten azade bir kimlik olarak tanınması için yaşamı boyunca uğraş vermiştir. Bu bakımdan Alevilik inancının müstakil bir inanç olarak tanınmasında, onu zengin tarihsel ve felsefi kökleriyle buluşturmada ve özellikle de yurt dışında yaşayan Alevilerin diasporik bir kimlik kazanmalarında Kaygusuz’un rolü yadsınamaz. Örneğin, Kervan dergisinin 24. sayısında, 1993’te İşçi Birliği’nin girişimiyle Londra’daki ilk cemi şöyle anlatıyor Kaygusuz: “İlk toplanan cemde, Türkiye’nin çeşitli yerlerinden gelmiş, genç-yaşlı, kadın-erkek canlarda başlangıçta, uzun yıllar ceme katılmamış olmanın ya da ilk kez katılmanın verdiği bir heyecan, ürkeklik vardı. Ancak, cemde canların sorduğu sorulara Dede’den doyurucu yanıtlar geldikçe saatlerin ilerlemesine rağmen canların Dede’nin ağzından çıkanı can kulağıyla dinleme isteği daha ağır bastı. Cemevi’nin gerekliliği üzerine görüş birliği oluştu.” (Kaygusuz, Kervan 24, sy.16).
LONDRA’DA İLK CEMİN YAPILMASINA ÖN AYAK OLUYOR
1990’ların ikinci yarısından itibaren Alevi örgütlenmesinde yaşanan gelişmeler Alevilerin kamusal ve siyasal alanda görünür olmalarını sağlamıştır. Özellikle Almanya’daki Alevilerin örgütlenmesiyle başlayan görünürlük yurt dışında yaşayan diğer Alevileri de örgütlenme konusunda motive etmiştir. Bu dönemde Kaygusuz’un da yazılar kaleme aldığı Kervan dergisi Türkiye’de ve yurt dışında açılan cemevlerinin haberlerini okuyucuya duyurmakta, “Cemevlerimizi her yerde açacağız.”, “Nerede Alevi varsa orada Cemevi kuralım”, “Her semte cemevi, her hafta cem gerekli”, “Gençleri ‘cem ve kültürevi’ne çekelim” gibi başlıklarla cemevlerinin Alevilerin olmazsa olmazı olduğunu sürekli vurgulamaktadır.
“SÜNNİLİKLE, ALEVİLİĞİN ORTAK PAYDASI YOKTUR”
Kaygusuz, Alevilik felsefesini materyalizmle ilişkilendirme eğilimindedir. “Sonsuz olan maddedir. Tanrı da uzay ve zaman gibi, maddenin bir varoluş biçimi olarak tanımlanamaz mı? Öyle ya da değil, ama tanrıyı en gelişmiş madde olan insanda varoluşa (yokoluşa) götüren Alevi-Bektaşi inancı, onun, maddenin dışında var olamayacağını ispatlamıştır (Kaygusuz, Kervan 58, sy.14). Aleviliğin materyalist düşünceyle ilişkilendirilmesi Sünni inancının ister istemez “metafizik” olarak kodlanmasına yol açacaktır. Bu da inanç felsefesi boyutunda Sünnilik ve Aleviliği iki zıt kutba yerleştirmek anlamına gelmektedir: “Alevilik inanç olarak dinin metafizik göğünde asılı duran değerlerin bazılarını reddetmiş, bazılarını ise yere indirip insanlaştırmış, maddeleştirmiştir. Bu nedenle, İslam metafizik değerlerinin kendi öz mantığı içinde, ‘vahiyle akıl arasında çelişki yoktur’ diyerek mantıkla bağdaşamayan ve aklı dine uyduran Sünnilikle, Aleviliğin ortak paydası yoktur (Kaygusuz, Kervan 70, sy. 3-4).
“HAK=HALK!”
Kaygusuz, Alevilik’i bir taraftan tarihsel kökleriyle buluşturmaya ve onu dünyevileştirmeye çalışırken bir taraftan da onunla İslami düşünce arasına mesafe koymaya çalışır. Bir yazısında “Enalhak” düşüncesine karşı çıkarak “Tanrı Halktır Halk da Tanrıdır” görüşüne varır. “Yolunu, süreğini unutmuş Cemevi’ne Cami gözüyle bakan; Cemlerde niçin Dede’nin önünde yeri öptüğünü, pirine mürşidine rehberine, musahibine, cem erenlerine neden niyaz ettiğini bilmeyen günümüz Alevilerinden bazıları da soruyor: ‘Allah insan, insan allahtır! Nasıl olur bu milyarlarca allah mı var?’ Bir Alevi bunu soruyorsa şeriatçıdan farklı düşünmüyor demektir. (…) Kaldı ki, “Hakk Halktır, halk da Hakk’tır belgisinden yola çıkmış olan, Hacı Bektaş Veli Hurdaname’sinde, ‘Şeriatta bu senin bu benim, Tarikatta hem senin hem benim, Hakikatta ise ne senin var ne benim. Cümle varlık Hakk’ındır, yani Halk’ındır’ buyuruyor. Demek ki, tasavvufta ve onun halka indirilmiş Alevilik inancında bu ‘dünyanın tek sahibi var: Hak=Halk! Ve bütün var olanlardan eşit biçimde yararlanılmalıdır” (Kaygusuz, Kervan 49, sy. 19).
Aleviliğin ve sosyalizmin özde bir olduğu görüşü Kaygusuz’un kaleminde Sol-Alevi ütopya diyebileceğimiz bir dünyanın yaratılmasına yol açmıştır. Örneğin “İşçiler ve Aleviler omuz omuza rıza şehrini kurmaya” başlıklı yazısında Marx, More ve Campenalla’dan yola çıkarak Alevi mitolojisinde kurulan “rıza şehri, “paranın geçmediği her şeyin rıza ile yapıldığı mülkiyetin olmadığı bir ütopya” olarak tasvir edilmektedir.
İŞÇİ SINIFI İLE ALEVİLİĞİ MUSAHİP ETME ÇABASI
Kaygusuz Türkiye solunun Alevi inancına bakışını iki noktada eleştirir. Bunlardan ilki Alevi meselesinin görmezden gelinmesi ve geleneksellik olarak aşağılanmasıdır; ikincisi ise kendi toprağında yetişen muhalif, devrimci tarihsel damarın görmezden gelinmesidir. Kaygusuz’a göre Alevilerin muhtaç olduğu teorik yaklaşım zaten bu inançta mündemiçtir. “Aleviliğin ve Alevi toplumunun arzu ettiği dünyayı ve yönetimini, beş yüz yıl önce ihtilalci Kızılbaş siyaseti saptamıştır. Rıza şehri kurmak! Komünizmin ve komünistlerin de istediği bu dünyadır. Kızılbaşlığınızı yadsımayın ve ihtilalci Kızılbaş siyasetine sahip çıkınız! İşte bunun içindir ki ‘işçiler ve Aleviler yol musahibidirler’” (Kaygusuz, Kervan 55, sy.8-9). Alevilerin ve işçilerin yol musahibi olduğu görüşü Kaygusuz ve Yürükoğlu’un Kavga ve Kervan sayfalarında, konuşmalarında ve diğer yazılarında bıkmadan usanmadan tekrar ettikleri bir düşüncedir. Öyle ki dergide reklamı yapılan kasetler dahi “İşçi sınıfı ile Aleviliği musahip etmede mütevazi bir adım” şeklinde tanıtılır.
Alevilik ve sosyalizm arasındaki fikirsel akrabalık sadece tarihten örneklerle değil, güncel siyasî gelişmeler üzerinden de vurgulanmaktadır. Örneğin derginin 10 Eylül 1993’te düzenlediği panelin başlığı “Alevi işçi gönül gönüle”dir. Panelde “Alevi ve işçi yol musahibidir” ifadesi öne çıkartılır. Dergi çevresi, Alevilerin tarihsel, sınıfsal ve diyalektik bir zorunluluk olarak sosyalist mücadele saflarında yer almaları gerektiğini defalarca yinelemektedir. Bu adeta bir zorunluluktur. “Bugün Aleviliğin yer alabileceği tek siyasî platform vardır, o da sol düşüncedir” (Metin, Kervan 67, sy.7).
ALEVİLERE YAPILAN SALDIRILARIN KARŞISINDA YER ALIYORDU
İsmail Kaygusuz’un bir başka misyonu da Alevi topluluğuna yönelik fikri saldırılarla mücadele etmektir. Örneğin İzzettin Doğan’ın 17 Ağustos 1995’te Milliyet’te kaleme aldığı yazıya ilişkin şunları yazar: “Alevi İslam yoktur sayın Doğan, Alevilik vardır. İstanbul Belediye başkanının da (Tayyip Erdoğan) daha pek çoklarının da söylediği gibi ‘İslam demek Şeriat demektir.’ Alevi İslam da olmaz Alevi şeriatı da. Alevilik, İslamın materyalizme dönük yüzüdür. Alevilik İslam dininden çıkmış ama islamın kendisi değildir. İslamın insanı öne alan ve sevgiye, nesnel dünya yaşamına dönük yorumudur. (Kaygusuz, Kervan 53, sy.22). Kaygusuz, Alevilerin Sünni devletle hemhal edilme projelerine ve bu projelerin değişmez isimlerine yönelik tavrını her daim ortaya koyan biriydi. Cem Vakfı başkanı İzzettin Doğan’ın marifetiyle Alevilerin Diyanet’e bağlanma çabasına ilişkin olarak şunları yazmıştı: “Alevi burjuvazisinin kurduğu, sözcülüğünü ve başkanlığını Prof. İzzettin Doğan’ın yapmakta olduğu Cem Vakfı’nın bu toplantısı tesadüf olmadığı gibi, bilimsellikten de uzaktır. Alevi toplumunun kendisine ne icazet ne de yeti vermiş olduğu Prof. İzzettin Doğan, babasından kalan miras ve vasiyetle kol kola bulunduğu devlet tarafından ‘Alevi dedesi’ olarak atanmayı başarmış birisidir! O günden beri kendi kendini yetkili kılarak, Aleviler adına devletle uzlaşma pazarlıkları yapıyor.”, devlet eliyle toplanmak istenen Ehli Beyt kurultayına da karşı çıkarak Alevileri bu konuda uyarmaktadır. “Kapitalistinden, sağ-tutuculardan, dinci-milliyetçilere kadar çeşitli görüşlerdeki kişilerin devletin teşvik ve desteğiyle, hiç hakları olmadığı halde Alevilik adına oluşturdukları kurultay, ne Aleviliği ne de Alevileri hiçbir zaman temsil etmemektedir. (…) Bu kurultay aynı zamanda devletin, bazı sözde Aleviler aracılığıyla, Alevi toplumuna yaptığı tehdittir: bunlar gibi olacaksınız, yoksa ‘Kerbela vakaları’ yaşarsınız!” (Kaygusuz, Kervan 60, sy. 16).
“İNCİNDİĞİMİZ YERDE İNCİTECEĞİZ”
Kaygusuz, Alevi toplumunu, onları devletle hemhal etmeye çalışan, Alevi değerlerinin özünden uzaklaştıran “Alevilere” karşı uyarmayı kendisine bir nevi vazife edinmiştir. “Tüm Alevi – Bektaşi örgütlenmeleri, bu tehditten korkmamalı; devrimci saflarda birleşip toplumunu mücadeleye hazırlamalıdır. Hacı Bektaş Veli’nin ‘İncinsen de incitme sözü’, bireysel ilişkileri düzenleyen, dostlukları perçinleyen bir Alevi güzel ahlak kuralıdır. Ama Alevi – Bektaşi toplumsal hareket düsturu değildir. Bu inancı bin yılı aşkın süredir yaşanan zulme, baskıya ve eşitsizliğe başkaldırışıdır. Haksızlığa karşı direnmesidir. İncindiğimiz yerde inciteceğiz. Bu böyle biline! Bu toplum bir daha Çorum, Sivas ve Gazi gibi” Kerbela Vakaları’ yaşamayacak. Küfeli ihanetçileri de aralarında asla barındırmayacaktır.” (Kaygusuz, Kervan 68, sy.7).
İsmail Kaygusuz, verdiği onca eserin yanı sıra, Türkiye sosyalist düşüncesini Aleviliğin değerleriyle buluşturma ve Alevileri sosyalist mücadele saflarına katma konusundaki çabaları nedeniyle her zaman hatırlanacak…
İsmail Kaygusuz’un araştırma-inceleme Kitapları:
Onar Dede Mezarlığı ve Şeyh Hasan Oner , Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul-1983
Musahiblik, Alev Yayınları, İstanbul-1991(genişletilmiş 2.Baskı, Alev Yay.İstanbul, 2004)
Alevilik’te Dar ve Pirleri, Alev Yayınları, İstanbul-1993
Alevilik İnanç Kültür ve Siyaset Tarihi I, Alev Yayınları, İstanbul-1995
Görmediğim Tanrıya Tapmam, 2.Baskı, Su Yayınları, İstanbul, 2009
Hünkar Hacı Bektaş Veli, Alev Yayınları, İstanbul-1998
Alevilik, Diyanet Siyaset, Alev Yayınları, İstanbul- 2004
Hasan Sabbah ve Alamut (Öğretisi,tarihi, felsefesi), Su Yayınları, İstanbul-2004
Anadolu Bilgeleri (Anadolu’yu aydınlatan düşün ve eylem adamları), Su Yayınları, İstanbul-2005
İslam İmparatorluklarında İktidar Mücadeleleri ve ALEVİLİĞİN DOĞUŞU, Su Yayınları, İstanbul-2005
Müslümanlık ve Hristiyanlığın İnanç Öğretilerinde ÖTEKİ GERÇEKLER, Su Yayınları, İstanbul-2006
Abdal Musa Sultan Velâyetnamesi, Karacaahmet Sultan Derneği Yayınları, İstanbul, 2008
Makalat-ı Şeyh Safi, Alevi Akademisi Yayınları, Ankara, 2009
Ummü’l Kitab, Demos Yayınları, İstanbul, 2009
Romanları:
Son Görgü Cemi (Roman), Alev Yayınları, İstanbul- 1991
Kentin Kızı PLANKİA MAGNA (Roman), Alev Yayınları, İstanbul-1997
Perge’nin Kızı Plancia Magna (Tarihsel roman), 2.Baskı, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 2008
SAVAŞLI YILLAR 1-2, Son Görgü Cemi/Çileli Günler (Roman), Alev Yayınları, İstanbul, 2006
Tiyatro Oyunları:
Silvanlı Kadınlar, Alev Yayınları, İstanbul-1999
Satılık (Evlilik Oyunu),Alev Yayınları, İstanbul-1999
Kısır, Alev Yayınları, İstanbul-1999
Pascal ile Stephanie (Paris’te bir Kafe Tiyatro’nun doğuşuna katkı), Alev Yayınları, İstanbul-1999
Plankia Magna, Alev Yayınları, İstanbul-1999
Oğlan Şeyh Maşuki Duruşması, Alev Yayınları, İstanbul-1999
Baba Erenler, Alev Yayınları, İstanbul-1999
“Dünya mülkü halkındır”dedi Baba Resul, Alev Yayınları, İstanbul-2001
Arkeolog (Baskıya hazır)
İnsanoğlu Çifttir/July ile Jale (Baskıya hazır)
Anı-Öyküler:
Darbe Günleri (Üniversite ve Bilim-Araştırma Çevresinden Yaşanmış Öyküler ve Anılar), Alev Yayınları, İstanbul-2001
Dünden Bugüne Alevi Olmanın Bedeli (Yaşanmış Öyküler), Alev Yayınları, İstanbul-2004
Şarabi Öyküler, Su Yayınları, İstanbul, 2008
Çeviri:
Karam Khella, (Çev.İsmail Kaygusuz), Tarihin Yeniden Keşfi ÜNİVERSALİST TARİH Avrupa Merkezci Tarih Bilincinin Yıkımı, Su Yayınları, İstanbul-2005

YOLDAŞIMIZ İSMAİL KAYGUSUZ
5 Nisan 1944 – 3 Şubat 2022
Işıklar İçinde Yatsın
Değerli Yoldaşımız, Dostumuz, gerçek anlamda bilim işçisi, araştırmacı yazar, arkeolog ve tarihçi İsmail Kaygusuz’u kaybettik. Kendisini saygı, sevgi ve minnetle anıyoruz.
İsmail Kaygusuz’la ilk kez 1991 yılında, TKP Merkez organı İşçinin Sesi’nin redaksiyon odasında karşılaştık. Partinin aldığı karar uyarınca ülkede yayınlanan Kavga dergisinin Mayıs 1991 tarihli 3. Sayısına yazdı ilk kez. Yazıları Kervan Dergisinde ve İşçinin Sesi gazetesinde de yayınlandı. Ardından, yılların biriktirdiği bir heyecanla gece gündüz yazmaya, Alevilik-Bektaşilik konusunun henüz aydınlığa çıkmamış alanlarını aydınlatmaya koyuldu. Yunus Emre’nin devletin iddiasının ötesinde gerçek bir Alevi-Bektaşi ozanı olduğunu; Pir Sultan Abdal’ın ülke aydınlarında epeyce yaygın olan inancın tersine, Şah İsmail zamanında yaşadığını, büyük Alevi ozanı Kul Himmet’le musahip olduğunu; Hacı Bektaş Veli’nin esasen bir Babai ve İsmaili Daisi olduğunu ilk kez ondan duyduk. 1991’den aramızdan ayrıldığı tarihe kadar çok sayıda araştırma eseri, tiyatro oyunu, roman, öykü, Bektaşi fıkraları, şiirler bırakan Kaygusuz yoldaşımız tüm katkılarını ismailkaygusuz.com adlı web sitesinde toplamıştı ve en son görüştüğümüzde, 15 gün önce, üç kitabının basıma hazır olduğunu ama bastırma güçlüğü çektiğinden şikayet ediyordu.
Çevresindeki komünist dostlarının, yoldaşlarının önyargısız ve özendirici tutumunun da yardımıyla hem Anadolu’nun kadim tarihini, hem Türk ve Kürt boylarının tarihini, Alevi-Bektaşi felsefesinin derin köklerini açığa çıkarmak girişimlerinde Türkiye’ye, sınıf mücadelesine, Alevi-Bektaşi inancı mensuplarına, katkıları ölçülemez.
Olabildiğince sade ve alçakgönüllü bir yaşam yaşamış olan İsmail Kaygusuz, arkeoloji Doktorası yapmış bir bilim insanı olarak, son yıllarını atasının geldiği Malatya Arapkir ilçesinin Onar köyünün geçmişini aydınlatmaya, köyde bugün hala faaliyette olan ülkenin en eski (1224) yerleşik zaviye ve Cem evini Alevi-Bektaşi kamuoyuna tanıtmaya, Onar’da yapılan kazılarda ortaya çıkarılan tarihsel zenginliklerin geniş kamuoyuna tanıtılmasına ayırmıştı.
İsmail Kaygusuz, ülkenin sorunlarından hiçbir zaman uzaklaşmadı. Kendi ülkesinde turist gibi yaşayan “aydın”ların tersine, her zaman Alevi-Bektaşi toplumuyla, Dergâhla, ilerici aydınlarla, komünistlerle el ele yürüdü. Her zaman birliğin önemini vurguladı. Her zaman teorik kavrayışın pratik arayışın önünü açacağına inandı.
EMAR Emek Araştırmaları Vakfı’nın yöneticilerinden İsmail Kaygusuz yoldaşımızı çok seviyorduk.
Başımız Sağolsun.
Sohbetlerini, kendisini özleyeceğiz.
EMAR Emek Araştırmaları Vakfı
16 Şubat 2022 tarihinde yapılan İsmail Kaygusuz'un Anma Toplantısının videosu.

20. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE YÜRÜKOĞLU: SAVAŞIMI, GÖRÜŞLERİ
Değerli komünist aydın, Türkiye Komünist Partisi eski Genel Sekreteri, parti organı İşçinin Sesi Gazetesi’nin editörü, İTİB (İngiltere Türkiyeli İlericiler Birliği) Kurucusu R. Yürükoğlu Yoldaşı aramızdan ayrılışının 20. yıldönümü dolayısıyla EMAR Vakfı olarak, yoldaşımızın işçi ve komünist harekete yaptığı katkıları tekrar hatırlamak üzere internet ortamında düzenlediğimiz panelin video kaydı ve konuşma metinlerini sunuyoruz.
R. Yürükoğlu 20. Yıl Anma Paneli Videosu
Mikail Kaya'nın Sunusu (Alevilik)
Ali Rıza Aksoy'un ITIB Sunusu Metni (Teknik sorun nedeniyle Panele katılamadı):
R.Yürükoğlu’nun yazı ve kitaplarına https://t-k-p.net den ve https://www.marxists.org dan ulaşabilirsiniz.
AKP’nin Üye Sayısı 10+ Milyon mu, Yoksa 180-380 bin Civarında mı?
İsmail Büyükakan, EMAR Emek Araştırmaları Vakfı
Geçenlerde Euronews haber ajansı, Türkçe geçtiği bir haberde, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın derlediği verilere göre, siyasal partilerin üyeliklerinin ne düzeyde olduğunu bildiriyordu.
Ajansı, dili pek de düzgün olmayan haberi şöyle diyordu:
“Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, faaliyette bulunan siyasi parti ve üye sayısı verilerini güncelledi. Buna göre Meclis'te grubu bulunan partilerden CHP ve MHP dışındaki tüm partilerin üye sayısı arttı…
“Yargıtay'ın açıkladığı verilere göre 4 Şubat 2020 ile 1 Nisan 2021 arasında Cumhuriyet Halk Partisi'nin (CHP) üye sayısı 643 azalarak 1 milyon 257 bin 110'a; İYİ Parti'nin üye sayısı 101 bin 904'lük artışla 368 bin 344'e; Halkların Demokratik Partisi'nin (HDP) üye sayısı bin 194 artışla 40 bin 528'e ve Milliyetçi Hareket Partisi'nin (MHP) üye sayısı da iki kişilik azalışla 479 bin 197'ye indi.
Bu dönemde üye sayısını en fazla artıran AK Parti'ye 788 bin 408 kişi katıldı ve toplam üye sayısı 10 milyon 984 bin 312'ye yükseldi.” (CHP ve MHP dışında tüm partilerin üye sayısı arttı: En fazla artış AK Parti'de | Euronews)[1]
[1] Türkiye’nin nüfusunun 80 küsur milyona ulaştığını ve bunun yarısına yakınının yetişkin nüfus olduğunu düşünürsek, yaklaşık 11 milyon üye, ülkede her 4 yetişkinden biri AKP’lidir demek oluyor. Tabii bu habere göre. Bu anlamda verilen rakamlar doğru ise, sahte ya da abartma değilse, RTE’nin AKP’si, yığınsallaşmada 1933 Almanya’sında iktidara oldukça benzer yöntemlerle çökmüş olan Adolf Hitler’in NAZİ Partisi’yle yarışır bir düzeye erişmiş sayılabilir. Benzerlikler şaşırtıcıdır. Teşbihte hata olmaz.

«Kadının özgürleşmesi erkeğin de gerçek anlamda özgürleşmesini sağlar».
Sınıflı toplumlar tarihi boyunca ataerkil yaşamın basıncı altında yaşayan, kapitalist sömürünün daha da eşitsizleştirdiği, emeğinin çifte sömürüldüğü kadınlar. 21. Yüzyılda bile neyi yapıp yapamayacağına erkek egemen anlayışın karar verdiği kadınlar… Gün be gün giderek daha da artan, adaletsiz adaletin korumadığı, “milli”, “dini”, “geleneksel” değerlerin katlettiği kadınlar… Dünya kadın nüfusunun ezici çoğunluğunu oluşturan emekçi kadınlar. Dünyamızın yarısı kadınlar!
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde örgütlülüğün ve militan mücadelenin yükselmesi, söylem, eylem ve dayanışmanın sınırları aşarak, engellerin üzerinden taşarak, küresel sınıf mücadelesinin yükselmesine yardımcı olması dileğiyle. EMAR
STATEMENT
BY THE EASDALE FOUNDATION FOR LABOUR RESEARCH (EMAR)
REGARDING THE DEVELOPMENTS AROUND
THE RECENT APPOINTMENT OF A RECTOR
TO THE BOSPHORUS UNIVERSITY, ISTANBUL, TURKEY
Dear Friends,
The events that have been taking place in Istanbul and across Turkey following the President's “appointment” of a member of his party as Rector to the Bosphorus University (Boğaziçi Üniversitesi), ignoring the university's traditions and customs, have now gone beyond the framework of a simple “appointment”.
EMEK ARAŞTIRMALARI VAKFI’NIN (EMAR)
BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ’NE REKTÖR ATANMASI ÇEVRESİNDE MEYDANA GELEN GELİŞMELERLE İLGİLİ
AÇIKLAMASI
Kamuoyuna,
Cumhurbaşkanı’nın gelenek ve teamülleri hiçe sayarak partisinin bir üyesini Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör “ataması”yla gelişen olaylar artık basit bir “atama” tartışması çerçevesinin dışına taşmıştır.
Cumhurbaşkanı RT Erdoğan, gayrı-milli varsayılan Boğaziçi Üniversitesi’ni «hizaya sokmak» için AKP’li birini 2 Ocak 2021’de buyrukla rektör “tayin etti”. Bu kararın “kitabına uygun” olduğu düşünüldü. Devamı için tıklayınız...
Değerli hocamız Prof. Dr. M. Şehmus Güzel, bugüne kadar yazdığı makaleleri, röportajları/söyleşileri, bilimsel araştırma çalışmalarını ve edebi eserlerini elektronik formatta yayınlamaya başladı. Kendisini ve bu projeye emek verenleri kutluyoruz.
PDF formatında E-Kitap haline getirilmiş eserlere ekitap.ayorum.com adresinde ulaşılabilir, ücretsiz olarak okuyabilir ve bilgisayarınıza indirebilirsiniz. İyi okumalar.
Sitemiz yenilendi. Sendikal veriler, İşkolları verileri ile Hizmet Kolları verileri bu temelde hazırlanan grafiklerle birlikte sitemize yüklendi.
Our site has been updated. 2020 Trade Union data on industrial branches and services branches has been uploaded to our site.
Francisco Dominguez writes: On May 3rd a bunch of mercenaries, led by Rambo-like US soldiers of fortune attempted to disembark on the coastal town of Macuto in the La Guaira state in Venezuela’s Caribbean coast, in a so-called Operation Gedeon.
Their leader, ‘contractor’ Jordan Goudreau, CEO of US ‘security company’, SilverCorp, in interview with Miami-based extreme right wing Venezuelan opposition journalist, Patricia Poleo, candidly explained that the aim of their military incursion against the South American nation was to attack the presidential palace so as to overthrow the government of President Nicolas Maduro and install a de facto Guaidó-led government. Goudreau claimed to have deployed a mercenary force of 300 to carry out the military ‘mission’.
TMMOB İstanbul ve Ege Bölge şubesinin Covid-19 için hazırladığı bilgilendirme dosyasını PDF formatına buradan ulaşabilirsiniz. Tıkla...
Kuruluş Yıldönümünde Köy Enstitüleri ve Akçadağ İlköğretmen Okulu Yıllarımdan Anılar
İsmail Kaygusuz (Dr., İ.Ü. Ed. Fak. Öğretim Görevlisi Emeklisi, Araştırmacı-Yazar)
Köy Enstitüleri, Cumhuriyetin aydınlanma evresinin önemli bir parçası ve Türkiye’de nüfusun %80’inin yaşadığı köylük alana, yani geniş kırsal kesimlere en büyük hediyesiydi.
Kocaeli Üniversitesi ve Regent’s University London’dan Doç. Dr. Tuncay Bilecen, İngiltere’de hükümetin Covid – 19 salgınında zordaki işletmelere yönelik yardım paketinde şimdilik belirsiz olduğu ortaya çıkınca Ankara Anlaşmalılar açısından iyimserlik havası yerini hayal kırıklığına bıraktı” dedi.
Turkey tries to keep wheels of economy turning despite worsening coronavirus crisis
April 2, 2020 12.16pm BST - By Prof Bulent Gokay
Turkey confirmed its first case of the new coronavirus on March 11, but since then the speed of its infection rate has surpassed that of many other countries with cases doubling every two days. On April 2, Turkey had more than 15,000 confirmed cases and 277 deaths from complications related to the coronavirus, according to data collated by John Hopkins University.
The Turkish government has called for people to stay at home and self isolate. Mass disinfection has been carried out in all public spaces in cities....
Full Text (PDF)...
20 Mart 2020 - İşçi Sağlığı İş Güvenliği Konseyi Duyurusu
İşçi Arkadaşlarımıza...
İşçi Sağlığı Mücadelesinin En Güncel Sorunu: Koronavirüs Salgını ve Taleplerimiz
6 Mart’ta ilk resmi koronavirüs açıklamasının yapıldığı Türkiye’de hastalığa yakalananların sayısı hızla artıyor ve virüs hızla yayılıyorken çeşitli önlemler alındı ve açıklandı. İlk günden beri alınan evde kalma, kişisel hijyen ve korunma mesafesi, beslenmeye dikkat etme gibi önlemlerin hemen hiçbiri her gün toplu taşımayla ya da servislerle işimize gitmek zorunda olan, işyerlerimizde yan yana ve hiçbir önlem almadan çalışmak zorunda olan biz işçiler için mümkün değil.
12 Kasım 2019: Dr Francisco Dominguez
EMAR Seminercilerinden Dr Francisco Dominguez Bolivya'daki darbe ile ilgili makale yayınladı. Makale için tıklayınız..
01 Kasım 2019: Dr Francisco Dominguez
EMAR Seminercilerinden Dr Francisco Dominguez, Şili’de polisin çok sayıda göstericiyi öldürdüğü, hayat pahalılığını protesto etmek üzere düzenlenen gösteriler dolayısıyla, Şili burjuvazisinin ülkeye ilişkin politikalarını konu alan aşağıdaki yazıyı yazdı.
İngilizce olarak yayınlanan makalenin .pdf kopyasına buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.


